banner153
20 Ekim 2020 Salı

AĞUSTOS’TA KAR YAĞAR MI?

16 Ekim 2020, 07:06
Bu makale 946 kez okundu
AĞUSTOS’TA  KAR YAĞAR MI?
KADİR DAYIOĞLU
Ağustosta kar mı yağar? Evet yağar… Anlatacağım aşağıda. Siz, şimdi havaların sıcak ve kurak gittiğine ne bakıyorsunuz? Geçtiğimiz eylül, 100 yılın en sıcak eylülüymüş… Meteorologlar öyle diyor. Sanırım bu ekim için de öyle diyecekler…
 
Biraz virüs korkusundan, biraz havaların iyi gitmesinden olsa gerek, dün göçtük bağdan… Bu kadar uzun süre kaldığımızı anımsamam… “Okullar da açılacak!” diye, genellikle eylül ortasında, havalar da soğumaya başlayınca göçerdik.. Bu sezon, bir ay daha geciktik…
 
Sıcak ve kurak geçen yaz ve sonbaharın ilk ayı beni, çocukluk yıllarımın o sıkıntılı, tel dolaplı, etin kuyuda saklandığı  bağ hayatına  götürdü. “Vapur yolunda”, akşam gelecek babamızı beklediğimiz o yıllara… Öyle ya, babamızın otobüsle getirdiği sepeti ya da heybeyi, taşıyacağız eve…
 
Tabii, otobüs nerede, özel araç nerede? Otomobil birkaç ailede vardı… Anımsayabildiğim kadarıyla; Hisarcık Belediyesi’nin bir, Kıranardı’nın iki otobüsü vardı. Sanırım Kıranardı’nın ki özel kişilerindi.
İyi anımsarım, birisi Fehmi Aslan’a aitti…
 
Hisarcık’ın arabasını da, üçü de merhum uzun yıllar hem Başkan Çalık ve Niyazi Beye şoförlük yapan, Bulgar muhaciri Sabri Efendi kullanırdı. O kadar alışmıştık ki, aşağıdan gelen aracın hangi otobüs ya da kamyon olduğunu bilirdik, motor sesinden… Yol da şose idi… Sonra, kaldırıma çevrildi. Bu bir “devrimdi” Asfalt, nice sonraların işi..
 
Evet… Neydi o; “avratlarla itler sürer sefasını; herifler çeker cefasını!” denilen günler… Eeee… Millet ne yapsın yazın sıcağından, koku ve sineğinden kaçmak için kendisini atardı bağlara. Bir “ötme”, bir “tol” da olsa…  Hoş, şimdi de değişen bir şey yok… Yine, “avratlar sürüyor sefasını, herifler çekiyor cefasını!” Bugün ise, her taraf, “kuçen” itlerle doldu…
 
Başa dönüyor ve lafa şu soru ile başlıyorum: Ağustos’ta bağlara, kar yağar mı?  Yağmaz demeyin, yağar…  Tam hatırlamıyorum, galiba 1950’nin ortaları idi… Bir Ağustos gününde, Gürle Reyhan Bucağı’ndaki bağımızda göçülüydük… Lapa lapa kar yağmıştı…  Sabah kalktık, bir karış kar vardı yerde… Dallar karla dolmuş, kar yükü de binince, dallar kırılmıştı…
 
Bahçemiz de çok da olmasa, bir miktar elma vardı…  Rahmetli dedemin; “vay elmalarım!” diye, dizlerine vurduğunu bugün gibi anımsıyorum… Öyle ya, elmalar toplanacak, sandığa konacak, “şere” (şehre) götürülecek, kışın, siyah püçüklü (havuç), tut-iğde-kayısı-üzüm kurusu-pestil-ceviz- hevenklik üzüm vs. ile yenecek, misafire ikram edilecek…  
 
Öyle, portakal, mandalina, limon, muz gibi meyveler bilinmezdi… Hatırlayabildiğim kadarı ile, Meydan’da, Saççıoğulları’na ait Bizim Manav vardı… Bunların en kalitelisi, genellikle burada satılırdı… Portakal ve mandalina, hasta yoklamaya götürülürdü… Kabukları ya sobaların üstünde yakılır ya da yatakların altına konurdu, koku versin diye… Muzu herkes alamazdı… Alanlar da hatırlı adamlardı…
 
 Hatırlanır mı bilmem; lokantada yemek yeme, eve “somun ekmek” götürme ayıptı, ayıplanırdı… “Bak ağa gördün mü senin ki, somun yiyormuş…“ denirdi…  Bu bir statü  belirtisiydi… Lokantada yemeği ya memurlar ya da “tanküler/şatilliler”  (Kayseri’ye büyük illerden gelenler, süslü giyinenler) yerlerdi… 
 
Somun ekmek de öyle…  En meşhur somun da “Şıh Aslan”ın kiydi. Alımlı güzel kadınlara; “Şıh Aslanın somunu gibi!” denirdi. Yemek dükkanlarda hazırlanır fırına verilir ya da evlerden getirilirdi… Ekmek ise; büyük bakır leğenlere (ilân) karılan hamur mahalle fırınlarına götürülür; pişen ekmekler sekiz-on gün yenirdi…  
Kar yağdı, bizler çocuğuz… Babam gitti… Öğleye doğru bir kamyon geldi, bize ait yükleri yükledik, Kurşunlu Camii kuzeyinde, kiraya oturduğumuz, şimdi yerinde yeller esen Akyurt Apartmanına göçtük… Dedem ve “ebem” bağda kaldılar…
 
Bağcılık ve bağ  evleri ayrı bir hikaye… Kısmet olursa, bundan sonraki yazılarımda bunlarla ilgili bazı bilgiler vereceğim… Şu kadarını söyleyebilirim; o günün şartlarına göre, “adam gibi evde” oturabilen aile çok azdı… Genelikle “ağalar” ve “zenginlere”  aitti, güzel evler… Hele hele Hisarcık, Talas ve mücaviri (Talas-Gesi arası)dışında kalan “kıraç” bağlarında, şöyle güzel denebilecek eve çok az rastlanırdı…
 
Kuyular karla doldurulurdu… Daha sonraları kuyu başları betonlanıp yağmur suları da kuyulara dolmaya başladı… Bu su hem içilir ve hem de kullanılırdı… Kuyuların, pis kokuları halen belleğimde…
 
Susuzluk had safhada olduğundan su çok idareli kullanılırdı… “Mantı suyu ile yıkanan bağcılar!” sözü de bunlar için söylenirdi… Hele bir de, kar kuyularına kurbağa, yılan, kirpi vs düştü mü hapı yutarlardı… Kuyu aşırmalarla boşaltılır, tankerlerle şehirden su gelirdi… Tabi, bir de kuyuyu “şer-i şerife” göre “kıklamak” gerekirdi… Bir de bunun için su lazımdı…
 
Nerede olursa olsun; orta halli ve fakirlerin oturdukları yerlerde, inanın bugün “it yatmaz!” Yukarıda da dedim; ne yapsın insanlar? Yazın şehrin pisliğinden, sineğinden sıcağından kaçabilmek için “iki göz” de olsa bağlara göçerdi… Sinek, deyince aklıma geldi… Merhum Başkan Osman Kavuncu döneminde belediye, sinekle mücadele bağlamında, getirilen ölü sineğe para öderdi… Yıl, daha dün; 1950’lerin başı…
 
Nitekim, 1950’den buzdolabı evlere girince; odun termosifonlu, içme sulu modern! evler yapılmaya başlanılınca, fukara ve orta halliler için bağcılık da ölmeye başladı… Ta ki, 1970’lerin ortalarına kadar…
 
Bugün kapışılan, “Şam toprağı” gibi işlem gören bağlar, kaderine terk edilmişti o yıllarda… Her yer hozan olmuş, evler yıkılmış, direkleri bile kalmamıştı; onları da hırsızlar halletmişti… Yaklaşık 20 yıllık ara dönemin, 1955-1975 arasının, sosyolojik ve ekonomik açıdan iyice incelenmesi gerekir… Şehir yaşamında önemli bir değişimin, “kastlaşmanın”, kırılmanın habercisiydi o yıllar… Zira, bu döneme kadar, zengin ile fakir hem şehirde ve hem de bağda, iç içe yaşardı. Şimdi ise, bir nevi “gettolar” oluşmaya başladı.

Haberici -->

    Yorumlar

HAVA DURUMU
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
NAMAZ VAKİTLERİ
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
banner41
SPOR TOTO SÜPER LİG
Tür seçiniz:
ARŞİV