banner87
26 Ağustos 2019 Pazartesi

BATI MEDENİYETİ

05 Ağustos 2019, 08:01
Bu makale 404 kez okundu
BATI MEDENİYETİ
KEMALETTİN TEKİNSOY
Değerli okurlar, bugün sizlere günlük yaşamımızda dahi çokça kullandığımız ve belki de insanlar ve toplumlar açısından bir değerlendirme kriteri olarak konuşma dilimize giren "medeniyet, medenilik" kavramı üzerinde durmak istiyorum. "Genelde Medeniyet, özelde Batı Medeniyeti." Konuyu analiz ederken fikirlerine değer verdiğim yazar ve düşünürlerden zaman zaman alıntılar da yapacağım.
Kant’ın (Immanuel Kant-Alman Filozof, 1724-1804) “İnsan ancak görünen şeyleri (fenomen) bilebilir, numen, idrak gücümüzün ötesindedir” diyerek vaaz ettiği bilgi felsefesi, varlıkla temel ilişkimizin görünür nesnelere yani “zevahire” indirgenmesine sebep olmuştur.
Fakat neticede modernite'nin varlığı “görünüş”e indirgeyen yaklaşımı, batılı olmayan İslam, Hint ve Çin gibi medeniyetlerde felsefi krize yol açmıştır. Zira bu yaklaşım geçmişten beri inandıkları metafizik boyutu yok saymaktadır.
*****
Oysa ki İslam bakış açısına göre “Hakikat eşyanın tezahüründen daha fazla bir şeydir” Bu ilkeyle hareket eden Müslüman düşünürlerin, filozofların, sanatkarların, mimarların, şairlerin yüzlerce yıllık bir çaba neticesinde ortaya koyduğu varlık tasavvuru, bilgi felsefesi ve bunlara dayanan irfan ve medeniyet birikimi, aydınlanmanın bu temel kabulüyle çatışma halinde olmuştur.
Zira, hakikatin görünenden ibaret olduğunu ileri sürmek manayı yok sayarak sureti mutlaklaştırmak ve varlığı maddeye indirgemek anlamına gelmektedir.
Bu manada İslam değerler sistemini ve ahlak öğretilerini terk etmeden modernite'ye adım atmak elbette mümkün değildir.
*****
Bu adım atılabilmiş midir? Buna kesin olarak evet ya da hayır demek mümkün değildir. Abdullah Cevdet gibi en radikal batıcılar dahi bu adımı atmakta tereddüt etmişlerdir. Osmanlı- İslam düşünce geleneğinin varlık ve insan tasavvurunun yerine akılcılığı ve pozitivizmi  ikame etmek isteyen aydınlar ve siyasiler bile bunun basit bir reset işlemi olmadığının farkındaydılar.
Temel çıkmaz şuydu, Avrupa milletlerinin ulaştığı ekonomik, askeri ve teknolojik düzey ve inşa ettiği siyasi-sosyal düzen bir hayranlık ve gıpta konusudur. Lakin arzu edilen, kendini bütünüyle inkar etmeden bu nimetlere bir şekilde sahip olmaktır. Bunun olamadığını gören aydınlar ya külliyen din, dil, milliyet ve kimlik değiştireceklerdi -ki bunun örnekleri yok denecek kadar azdır- ya da yüzeysel bir modernleşme ile yetinmek zorunda kalacaklardı. Bu da kıyafet, harf, şapka gibi esasa taalluk etmeyen şeylerdi.
*****
Aydınlanma sonrası Batı düşüncesinde medeniyet kelimesine farklı anlamlar yüklenmiş ve özellikle barbarlığın ve ilkelliğin karşıtı olarak kullanılmıştır. Medeniliği ve medeniyeti Avrupa'nın aklı ve tarihi ile özdeşleştiren aydınlanma düşünürleri, Batı-dışı toplumları medeniyetten yoksun ve yarı medeni topluluklar olarak gördüler. Avrupa medeniyetini merkeze alan tarih ve kültür tasnifleri, hiyerarşik bir kültürler ve medeniyetler tipolojisi üretti ve böylece medeniyet kelimesi Avrupa-merkezci düşüncenin temel kavramlarından biri haline geldi. Bir topluluğun medeni, gelişmiş, ileri, ilkel, barbar yahut yabani olarak tanımlanması 18. ve 19. yüzyıllarda somut siyasi bir söylem haline geldi.
Medenileştirme misyonu, Afrika'dan-Hindistan'a ve Ortadoğu'dan- Güneydoğu Asya'ya kadar çok geniş bir coğrafyada Avrupa emperyalizmini meşrulaştıran önemli bir kavramsal araçtı. Norbert Elias'ın medeniyet kavramının işlevine ilişkin tespiti bu görüşü doğrulamaktadır. "Medeniyet kelimesi Batı'nın ben idrakini ifade eder, buna ulusal bilinç de diyebiliriz. Kelime son iki ya da üç asırda Batı toplumunun kendini daha önceki toplumlara yahut aynı çağda yaşadığı daha ilkel toplumlara göre üstün kabul ettiği her şeyi hülasa etmektedir. Batı toplumu bu terimle kendi hususi karakterini ve gurur duyduğu şeyleri tasvir etmeyi amaçlamaktadır. Kendi teknoloji seviyesini, kendi tutum ve davranışlarının tabiatını, kendi bilimsel seviyesini, yahut dünya görüşünün gelişmişliğini ve daha pek çok şeyi."
*****
Bu noktada bir toplumun hangi kriterlere göre medeni sayılıp sayılamayacağı karşımıza hem felsefi hem de siyasi bir sorun olarak çıkmaktadır. Medeniyetin ölçütü, bilim ve teknolojide ilerlemiş olmak mıdır? 19. yüzyıl kapitalistlerinin ileri sürdüğü gibi medeniyet, kapitalizmle, ticaretle ve serbest piyasayla aynı manaya mı gelmektedir? Yoksa bir tutumu, davranışı yahut düzeni medeni yapan, onun hukuka dayanıyor olması mıdır? Dini, ahlaki ve estetik düşünce medeniliğin bir ölçütü müdür? Lucien Febvre'ye göre "Medeniyet, bir topluluğun kolektif olarak sahip olduğu siyasi, toplumsal ve ahlaki değerlerin toplamıdır." Zira medeniyet aynı zamanda arzu edilen, özenilen sahip olunması gereken, ileri, asil, değerli bir şeydir. Genel kabule göre, organize olabilen, düzen kurabilen ve hukuka dayalı sistem kurabilen toplumlar medenilik vasfına sahip olurlar ve bu özelliklerden yoksun toplumlara göre daha ileri ve üstün bir mevki elde ederler.
Medeni olduğu söylenen bir topluluk mesela 19. yüzyıl İngiliz toplumu, muayyen bir hukuk sistemi olmadığı için yarı-medeni kabul edilen Hindistan toplumundan üstün müdür? Jeremy Bentham'dan Thomas Macaulay'a varıncaya kadar 19. yüzyıl Avrupa aydınları ve hukukçuları bu soruya tereddütsüz evet cevabını vermişlerdir. Zira onlara göre medeniyetin en önemli kriteri, hukuk ve düzen sahibi olmaktı. Müslüman azınlığın yönettiği Hindistan toplumunda ne İslam hukuku ne de Hint hukuk geleneği, Avrupa medeniyet kriterlerini karşılayacak bir hukuk fikrine ve düzen mefhumuna sahip olarak değerlendirilmiyordu.
Bu yüzden Birleşik Krallık, Hint toplumuna yeni bir hukuk düzeni getirmeli, yeni bir eğitim sistemi kurmalı ve böylece medeniliğin ölçütü olan hukuk ve düzen fikirlerini topluma yerleştirmeliydi.(Adam Kuper- İlkel Toplumun İcadı)
Kadim Yunanlılar, benzer kabullerden hareket etmiş ve Yunancayı konuşamadığı ve dolayısıyla akıllarını kullanamadığı(!) için Yunanlı olmayanlara "barbar" adını vermişlerdi. Aristo şu tespiti yapmakta bir sakınca görmemişti: "Makul olan Yunanlıların barbarlar üzerinde hüküm sürmesidir."
*****
Toplumları hiyerarşik bir tasnife tabi tutan ve Avrupalı olmayan toplumların geri kalmışlığını ifade etmek için kullanılan medeniyet fikrinin 19. yüzyıldaki tek ölçütü hukuk değildi. Bilim, sanayi ve teknoloji de medeniliğin ve medeniyetin ölçütü olarak ilan edildi ve bilim devriminin dışında kalmış toplumların gelişmişlik seviyesini ölçmek için kullanıldı. Bilim, sanayi ve teknoloji, modern Batı'da ortaya çıktığından, batılı olmayan toplumlar medenileşmek için batılılaşma yolunu seçmek zorundaydılar. Bu manada medeniyet kavramı Avrupa-merkezciliği ve Avrupa sömürgeciliğini meşrulaştırmak için elverişli bir araç olarak kullanılmıştır. (İbrahim Kalın-Akıl ve Erdem)
Bütün bu değerlendirme ve saptamalardan da anlaşılacağı gibi özelde İngiltere, genelde Batı, gerek birinci dünya savaşında gerek ikinci dünya savaşında gerekse Afrika ve Uzakdoğu'da hakimiyet kurduğu ülkelerde hukuk sistemlerini ve eğitim sistemlerini değiştirerek medenileştirme adı altında hakimiyetlerini sonsuza yayma planları yapmışlardır. Aslında bunu beyaz adamın medenileştirme misyonu, (vazife-i temeddün) ile ilgili bir görev olarak değerlendirmişlerdir.
1800'lerin başından itibaren sanayileşme ve okyanus ötesi ticaretle zenginleşen İngiltere'nin, üzerinde güneş batmayan coğrafyalarında ve tabii ki tüm dünya gezegeninde sahip oldukları ekonomik güce istinaden yeni bir dünya düzeni kurma hedefi önlerinde duruyordu. Birinci Dünya Savaşında Osmanlıyı yenmeleri Osmanlı coğrafyasında, İkinci Dünya Savaşında Almanları ve Japonları yenmeleri tüm dünyada bu fikri gerçekleştirmek için önlerinde uçsuz bucaksız fırsatlar sunmuştur.
Haftaya birlikte olmak dileğiyle sağlık ve mutluluklar diliyorum.
 
 
 

Haberici -->

    Yorumlar

HAVA DURUMU
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
NAMAZ VAKİTLERİ
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
banner41
SPOR TOTO SÜPER LİG
Tür seçiniz:
ARŞİV