banner153
05 Ağustos 2020 Çarşamba

ÇOK KÜLTÜRLÜLÜĞÜN SONU

09 Aralık 2019, 06:42
Bu makale 643 kez okundu
ÇOK KÜLTÜRLÜLÜĞÜN SONU
KEMALETTİN TEKİNSOY
Ünlü filozof Diyojen’e “Nerelisin” diye sorduklarında “Kozmopolites” yani “Dünyanın vatandaşıyım” diye cevap vermişti. Bu cevabıyla Diyojen siyasi sınır anlamında Yunan, Roma, Troy, Atina gibi birimlerin ötesinde bir kimliğe sahip olduğunu ifade ediyordu. Bir Yunanlı olarak Diyojen, Atinalı, Troylu vs olmanın ötesinde bir kimliğe sahip olduğunu vurguluyordu. Fakat Diyojen’in asıl mesajı farklı bir ahlak skalasına ve manevi norma bağlı olduğunu söylemesiydi. Yani “insanlığın evrensel değerleri, kadim Yunan’ın felsefesinden de mitolojisinden de daha önemlidir” diyordu.
 
Farklı bir felsefe tarihi yazımına öncülük eden Ebu Süleyman Sicistani, İslam kozmopolitizminin zirve şehirlerinde yaşamış olmanın imkanlarını eserlerine de yansıtır. Sicistani, “Sivanul-Hikme” adlı klasik eserinde şöyle der: Evimin ne kadar geniş olduğunu bilseydin, senin evin dahil dünyadaki bütün evlerin onu ihata edemeyecek kadar küçük olduğunu görürdün. Dünya benim evimdir, gökyüzü de onun çatısı.
 
Hem Diyojen, hem de Sicistani örnekleri, hem kozmopolit bir uluslararası ilişkiler teorisini, hem de bir erdemli yaşam modelini ifade etmektedir. Klasik İslam kozmopolitizmi, özünde ahlaki bir duruşu barındırır. Kozmopolitan ruh, etnik siyasi coğrafi ve kültürel sınırların ötesinde insanın kendini aşmasını ve benlik sınırlarının ötesine gitmesini hedefler.
 
*****
 
20.yüzyılın başlarına kadar Osmanlı coğrafyası her dinden, her etnik kökenden ve her kültürden insanların kimliklerini koruyarak birlikte yaşadıkları bir kültürel armoni ülkesiydi. Klasik İslam medeniyeti modern manada çoğulcu değildi ama bir değerler hiyerarşisine tabi olarak farklılıkların bir arada yaşandığı bir kültür vizyonu, Bağdat’tan Endülüs’e İslam toplumlarına hakim olan bir bakış açısıydı.
 
İslam coğrafyasında büyük ilim, düşünce ve sanat eserlerinin vücuda gelmesinde İslam şehirlerinin kozmopolit yapısı hayati rol oynamıştır. Kültürel zenginliğin, ilmi derinliğin, dini özgürlüğün, sosyal mobilitenin (her sınıftan insanın yükselme ve düşme imkanı) ve toplumsal dayanışmanın en güçlü olduğu yerler, kozmopolit kimliğin kök saldığı yerleşim birimleri olmuştur. Bağdat, Kahire, Şam, İskenderiye, İstanbul, İsfahan, Lahor, Kurtuba, Granada gibi şehirler derinlik, esneklik ve hareketliliğin en yoğun yaşandığı yerler olmuştur. Merkezden çevreye doğru yayılan bu etki sayesinde katı sınıfsal kimlikler oluşmamış, tersine dikey mobilite herkese açık bir imkan haline gelmiştir.
 
 
*****
1900'lü yılların başına kadar Anadolu'nun bir çok şehri gibi Kayserinin de nüfusunun yaklaşık üçte biri Ermeni ve Rumlardan oluşuyordu. Yüzyıllardır birlikte yaşayan Müslümanlar, Ermeniler ve Rumlar uzun süreçlerin verdiği tecrübelerle bir ortak yaşama kültürü geliştirmişler, kimliklerini koruyarak birlikte yaşamanın yollarını bulmuşlardı. Bazen farklı mahallelerde bazen de aynı mahallenin içinde ortak bir hayat sürer, iyi günde kötü günde birlikte olur, hayatın bir çok yönünü birlikte paylaşırlardı.
 
İngiliz dünya görüşü kendi dünya hakimiyetini kurmak maksadı ile yüzyıllar boyunca farklı kültürlerin bir arada yaşama alışkanlığı haline gelen imparatorlukları yıkmak üzere tüm dünyaya enjekte ettiği ulusalcılık akımları ile 1900'lerin başında özellikle Balkanları, Kuzey Afrika'yı ve Ortadoğu'yu kültürlerin çatışma alanı haline getirdi.
 
Osmanlı Devletini yıkmak için, Arnavut'u, Bulgar'ı, Rum'u, Arab'ı, Kürd'ü, Ermeni'yi, hem birbirine, hem de kurucu unsur olan Türk'e düşman yaptı. İmparatorlukları kendi dünya egemenliği için mikro organizmalara bölmek maksadı ile “uzun bacaklı adam” tüm fitnelerini dünya üzerine yaydı. Neticede Osmanlı İmparatorluğunu kendi hedefleri doğrultusunda küçük parçalara ayırdı.
 
Bunu yaparken önce hedef ülke aydınlarının beynini işgal etti. Bir arada yaşama bilincini ve dinamiklerini dinamitledi, yerine ırk’a dayalı ulusal devletlerin tohumlarını attı. 20. yüzyılın başına gelindiğinde bahsettiğimiz coğrafya İngiliz dünya hegemonyasına uygun, köksüz temelsiz, tarihsiz devletler sahnesine dönüştü.
 
*****
Yeni bir dünya görüşü ve dünya düzeni olarak 20. yüzyılın başında kurulan modernizm hiç bir zaman çoğulcu olmadı. Ne Avrupa merkezci tarih ve kültür anlayışının, ne de sömürgeci Avrupa devletlerinin Asya’dan Latin Amerika'ya kadar batı-dışı toplumları bir öteki olarak eşit yahut muhatap kabul etmeleri söz konusu değildi. Aydınlanma düşünürlerinin mutlak hakikate sahip olduklarına dair sarsılmaz inancı, felsefi çoğulculuğun her türüyle çatışma halindeydi. Aydınlanmanın tek akıl, tek tarih, tek bilim, tek medeniyet modeli, modern dönemdeki siyasi akımların da temel beslenme kaynağıdır.
 
Buna rağmen Avrupa’dan Amerika’ya ve Avustralya’ya kadar batılı toplumlar bir asır önce yok ettikleri birlikte yaşama kültürünü yeniden inşa etmek için sürekli bir model arayışı içinde oldular.
 
*****
Modern dönemde tarih hep daha iyiye, daha güzele, daha fazla ahlaka, adalete yahut refaha doğru ilerlemedi. Aksine insanlık tarihinin en büyük ve kanlı savaşları, yıkımları, zulümleri kitlesel katliamları son iki asırda yaşandı. İdealize edilen yeni akıl ve toplum tasavvuru, insanlığın önüne büyük bir enkaz koydu. Bu durum sadece batılı olmayan toplumlarda değil Batı’da da büyük kırılmalara ve iç çatışmalara neden oldu. Post modern aklın modernizmi ve aydınlanması ne sürdürülebilir çözümler üretebildi ne de küresel bir ahlak.
 
Bunun neticesi, modern toplumların bir araya gelmek ve bir arada yaşayabilmek için ihtiyaç duydukları ortak değerleri, referansları ve tahayyülü kaybetmesi oldu. Bu kadar karmaşık, çeşitli ve farklı hale gelen insan topluluklarını ve sahip oldukları farklı yaşam biçimlerini anlamlı bir çerçevede bir araya getirecek “tutkal” ortadan kalktı. Bu yüzden çoğulculuk tartışmalarının merkezinde yer alan toplumsal birlik arayışı farklı veçheleriyle devam ediyor.
 
*****
Kanlı bir etnik temizlik(Kızılderililer), acımasız bir kölelik(zenciler) ve uzun bir iç savaş(Kuzey-Güney çatışması) döneminden sonra Amerika, modern dünyanın Roma İmparatorluğu olmak için yeni bir muhasebe yapmak zorunda kaldı. Bilinçli bir şekilde teşvik ettikleri göç dalgalarını makul bir toplumsal bütünlüğe dönüştürmek isteyen Amerikan yöneticileri 1950'li yıllara kadar Amerika’yı bir erime potası olarak tanımladılar. Onlarca etnik, dini ve kültürel grubun dünyanın dört bir yanından akın ettiği Amerika’da herkes bu erime potasında eriyecek ve bir kozmik çorbaya dönüşecekti. Böylece Amerika, farklılıkları kucaklayan ve bu farklılıkları makul bir çoğulculuk anlayışı içinde yönetebilen bir toplum olacaktı.
 
Geleneksel değerlerini ve aidiyetlerini korumak isteyen topluluklar (Yahudiler, Katolik İtalyanlar, İrlandalılar, Zenciler, Meksikalılar vb) kendilerine şehir gettolarında güvenlik alanları yarattılar. Bir erime potasında kimliği ve kişiliği belirsiz bir çorba olmak yerine, potanın dışında kalarak kendileri olmayı tercih ettiler. Kendi okullarını, kasaplarını, terzilerini, kitapçılarını, kafelerini, ibadet yerlerini, kiliselerini, havralarını, camilerini açtılar. Amerika’nın erime potası, Amerika’da onlarca, yüzlerce getto üretti. Burada Amerika üst örnektir. Bir çok Avrupa ülkesi bu statüdedir.
 
Bu modelin işlemediğini gören sosyal bilimciler 1960'lardan itibaren “salata tabağı” modelini tartışmaya başladılar. Mademki kimse kontrol edemediği bir çorbada eriyip gitmeyi istemiyordu, o zaman herkesi olduğu gibi kabul edip, üst üste değil yan yana koymak gerekti. Nasıl ki bir salata tabağında, domates, salatalık, havuç, marul, soğan, roka yan yana duruyorsa ve ne kadar karıştırırsan karıştır birbirinden ayırt edilebiliyorsa, farklı etnik ve dini toplulukları benzer bir model çerçevesinde bir araya getirip hiç bir hiyerarşiye tabi tutmadan onları eşit kabul ederek, gettolaşmanın önüne geçip farklı grupların topluma faydasını azami hale getirmeyi denediler.
 
Bütün kavramsal cazibesine rağmen bu modelin de bir arada yaşama sorununa sahici çözümler sunduğu söylenemez. Zira salata tabağına hakim olan gizli hiyerarşiler, ırkçı tutumlar, ön yargılar ve derin nefretler var olmaya devam ediyor.(1) Amerika ve bir çok Avrupa ülkesi 20. yüzyılın başında, başta Osmanlı olmak üzere bir çok coğrafyada yerle bir ettikleri birlikte yaşama kültürünü tüketim ekonomisi ile aşmaya çalışıyor. Eğer tüketime katılıyorsanız sizin kim, nasıl biri, hangi etnik kökenden, dinden olduğunuz önemli değil.
 
*****
Avrupa’da ise Nazi Almanya'sının işlediği katliamlar farklı dini ve kültürel topluluklara karşı ne kadar uç ve insanlık dışı noktalara gidilebileceğinin hazin örnekleri ile doludur. Nazi Almanya'sının soykırım politikalarını dönemin Alman toplumunun kahir ekseriyetinin, Fransa'nın ve diğer Avrupa ülkelerinin nasıl desteklediği, desteklemeyenlerin de insanlığa karşı işlenen bu suçları engellemek için hiç bir şey yapmadığını gayet iyi biliyoruz.
 
İngiltere, Fransa, Amerika ve kısaca Batı’nın sömürü düzenini temellendirmek amacıyla 20. yüzyılın başında farklı kültürleri birbirine düşmanlaştırarak yerle bir ettiği birlikte yaşama geleneklerini, 100 yıl sonra dahi tekrar kurmakta ne kadar acze düştüğünü görmemek mümkün değil. Çünkü hem insanları iliklerine kadar sömürüp hem de birlikte yaşamalarını istemek, insanın yaratılışına uygun değil.
 
Haftaya birlikte olmak dileğiyle sağlık ve mutluluklar diliyorum.
 
1- Doç.Dr. İbrahim Kalın-Akıl ve Erdem, 2018, İstanbul

Haberici -->

    Yorumlar

HAVA DURUMU
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
NAMAZ VAKİTLERİ
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
banner41
SPOR TOTO SÜPER LİG
Tür seçiniz:
ARŞİV