banner153
04 Ağustos 2020 Salı

ESKİ TÜFEKLER

06 Temmuz 2020, 08:39
Bu makale 1727 kez okundu
ESKİ TÜFEKLER
KEMALETTİN TEKİNSOY
19. yüzyıldan itibaren, esas olarak da Birinci dünya savaşından sonra filizlenen Türkiye'deki sol hareket, jargon olarak tek parti iktidarını desteklemişti. Düşündükleri ise bir üçüncü dünya ülkesi olarak niteledikleri Türkiye'nin az gelişmişlik ve kalkınmamışlık sorunlarına çözüm bularak Kemalizm'i solla, hatta Marksizm'le buluşturabilmekti.
 
Altmışlı, yetmişli yıllara gelindiğinde solun geniş bir kesimi kendisini sadece devrimci, Sosyalist ya da Marksist olarak değil aynı zamanda Kemalist olarak da tanımlamaktaydı. CHP lideri İsmet İnönü 1965 seçimleri öncesinde, 29 Temmuz 1965'te gazeteci Abdi İpekçiye verdiği mülakatta CHP'nin çizgisinin ortanın solu olduğunu söylemişti. Sosyalizm ile Kemalizm arasında geçişkenlik oldukça ileri düzeydeydi ve buluştukları asgari müşterek devrimcilikti. 12 Eylülden sonra Sosyalist-Marksistler kendilerini cezaevlerinde bulunca bunun tek taraflı bir platonik aşk olduğu kanısına kapıldılar.
 
              *****
Tüm dünyada Sosyalist-Marksist ideolojinin yıkıldığı Türkiye'de de ezildiği seksenli, doksanlı yıllarda kendilerini çok yalnız ve bir karşı devrim dalgası karşısında hissetmeye başladılar. Bu yalnızlık ve yıkılmışlık içerisinde geriye kalan tek savunma mevzisi olarak "Laiklik" üzerine odaklandılar. Bu kendi ideolojileri açısından geriye kalmış yegane kaleleri idi.
 
Tüm dünyada olduğu gibi Türk solu için de sosyalist veya komünist bir ütopya kalmamıştı. Evrensel ölçekte Sosyalist-Marksist uygulamalardan hafızalarda geriye kalan ise hiç de iyi hatırlanacak gibi durmuyordu. Kapitalist dünyadan herhangi bir müdahale dahi olmaksızın tüm dünyadaki Sosyalist-Marksist sistemlerin kendiliğinden çökmesi, yıllardır inandıkları, hayatlarını verdikleri ideolojilerinin yerle bir olması, tüm iddia ve ümitlerinin de yerle bir olmasına sebep olmuştu.
 
Bu yerle bir oluş sadece siyasi dünya görüşleri için değil, psikolojik durumları için de geçerliydi. Her biri durumlarını farklı şekillerde algılayıp, farklı şekillerde yorumladılar. Kimisi kendi köşesine çekilirken, kimisi de kapitalizmin yoldan çıkarıcı çağrısına ayak uydurdu. Bir yandan eski idealist güzel günlerin anılarıyla avunurken diğer yandan para kazanmanın büyüsüne kapıldılar. Mevcut durumları kendilerini tatmin etmese de başka türlü hayata tutunma ihtimalleri kalmamıştı.
 
Bir daha hiç bir zaman gerçekleşme ihtimali olmayan hayalleri ile kaçırdıkları vapurun bacasından çıkan dumanı seyredip, martıların sesleri ile oyalanmaktan başka yapacakları bir şey yoktu. Bir taraftan kendilerini yenilmiş ve buruşturulup bir kenara atılmış hissederken diğer taraftan gerçeklikle aralarına mesafe koyup, kaybettikleri hayallerini bir tarafa bırakıp, yaşam alanlarını korumanın peşine düştüler.
 
              *****
Korumak zorunda hissettikleri bu alan “Laiklik” adı altında seküler hayat alanlarıydı. Orta-üst gelir gruplarının, imtiyazlı meslek sahiplerinin muhafazakar siyasi gelişmelere karşı kendilerini güvende hissedecekleri yegane alan buydu. Sosyalist-Marksist Türkiye hayallerinden sonra korumaları ve yeni umutlar yeşertmeleri gereken bu alan İçin en büyük tehlike olarak gördükleri muhafazakar partilere buradan yaylım ateşi açabilirler, bu alanı koruyarak Kemalizm'in devletçi, Laik alanı içerisinde seküler hayatlarını sürdürebilirlerdi.
 
Eski Sosyalist-Marksist tüfeklerin çok büyük bir kısmı kitleler halinde Kemalizm'in kendilerine göre en son versiyonu olarak gördükleri Ulusalcılığa sığındılar. Dünyaya verebilecekleri bir mesajları kalmadığı gibi yenilmişler ve ideolojik olarak da çökmüşlerdi. Oysa dünya üzerinde yenilen sadece kendileri değildi. Yenilgiyle yaşamayı öğrenmeliydiler. Ama bu olgunluğu gösteremediler, yenildiklerini hiç bir zaman kabul edemediler. Teselliyi bazen Che Guevara’nın çantasından çıkan kitap yalanlarında, bazen de sosyalist bir kadın sevmenin çaresizliğinde aradılar. Kendilerine uygun ve sadece kendilerinin inanacağı efsaneler yaratarak onlarla yaşamaya devam ediyorlar. Aslında bu, bizim ülkemizin sınırlarını da aşan bir dramdan başka bir şey değil.
 
              *****
Ulusalcılığı çok sıradan bulan çok sayıda Sosyalist-Marksist ise gidebilecek bir yer bulamadıklarından kendilerini boşlukta hissettiler. Yeni bir mücadeleyi göze alamazlardı. Buna yaşları da enerjileri de elvermezdi. Sahip çıkabilecekleri, zihinlerindeki hayalleri ile örtüşen tek aday Kürtçülüktü. Gerçi Sosyalist-Marksist hareketle Kürt milliyetçiliğinin ideoloji olarak bağdaşması pek söz konusu değildi ama zaten seksenli yıllara gelirken de el ele tutuştukları olmuştu. Üstelik silahlı örgüt, yasa dışı çatışma hep rüyalarını süsleyen, gençliklerinden beri eğilimleri olan konulardı. Devlet şiddetine, polis zulmüne karşı silahlı mücadele ile direnişle karşı koymak “Gezideki gibi” "Devrim mi oluyor ayol?" umuduna kapılmak, ne kadar da heyecanlıydı.
 
Ama bu onların savaşı değildi. Onların savaşı altmışlı-yetmişli yıllarda daha başlamadan bitmişti. Üstelik hiç bir zaman halkı yanlarına alamamışlar ve devrimci bir hareketin gerekliliğine inandıramamışlardı. Yaşları oldukça ilerlemiş olsa da, Marksizm'le milliyetçilik bağdaşmasa da “Kürtçülüğü” devrimci bir hareket olarak görmek ve desteklemek içlerinde kalmış uhdelere paralel geldi hep. Hayatları boyunca yaptıkları tüm tercihlere bir yanlış daha eklemek pahasına da olsa.
 
Kendilerini Solcu, Sosyalist, Marksist zannedenlere aslında seküler milliyetçi olduklarını, tüm dünya tarihini bir sınıf mücadelesi olarak görmeden Sosyalist-Marksist hatta en yalın haliyle solcu dahi olunamayacağını kimsenin anlatmasına gerek yok. Çünkü örmüş oldukları zihin zindanlarından onları bu dünyada kimsecikler çıkaramaz. Ulusalcılar ve Kürtçülerle olan ortak yanları ise bu ülke insanının inançlarına olan düşmanlıklarından başka bir şey değil.
 
Haftaya birlikte olmak dileğiyle sağlık ve mutluluklar diliyorum.
 

Haberici -->

    Yorumlar

HAVA DURUMU
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
NAMAZ VAKİTLERİ
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
banner41
SPOR TOTO SÜPER LİG
Tür seçiniz:
ARŞİV