banner153
14 Aralık 2019 Cumartesi

EVRİM DEDİKLERİ...

18 Kasım 2019, 08:38
Bu makale 318 kez okundu
EVRİM DEDİKLERİ...
KEMALETTİN TEKİNSOY
Evrim Teorisinin babası kabul edilen Charles Darwin 1809-1882 yılları arasında İngiltere'de yaşadı. Çoğunu Güney Kutbunda gerçekleştirdiği 20 yıllık araştırmaları sonucunda evrimin mekanizmalarını açıklayan "Türlerin Kökeni" isimli kitabını 1859 yılında yayınladı. Evrim teorisi ile Darwin temelde, canlıların, bir tek hücreden evrimleştiğini, tesadüfi doğa olaylarının bu süreci gerçekleştirdiğini iddia etmiştir. İnsan ve maymun'un ortak atadan evrildiğini savunmuş, bu iddiası ile bir bakıma tüm kutsal kitaplara ve inançlara meydan okumuştur. Diyalektik materyalizmin temelini oluşturmuş, bilimden çok inançları ilgilendiren yaklaşımları, felsefenin ve ahlakın tartışma alanlarını zorlamıştır. Teorinin bir çok açmazı vardır ve bunların bir kısmını bizzat Charles Darwin Evrim Teorisinin sonunda "Teorinin Açmazları" başlığı altında ifade etmiştir.
*****      
Evrimciler, maymunların (primatlar) ilkel maymunlar olan “prosimianlar” dan meydana geldiğini, insanların da “primatlar/maymunlardan türediğini savunurlar. Halen mevcut olan prosimianlar (ilkel maymunlar), sinek yiyen maymunlardır. Bu sinek yiyen ve halen Madagaskar’da yaşayan ilkel maymunlardan yüksek seviyede maymunlara geçişte ara formların (türlerin) olması gerekir. Ama böyle bir ara form (tür) olan geçiş nesli hakkında bilim adamlarının elinde herhangi bir fosil bulunmamaktadır.
Bu konuda meşhur evrim teorisi taraftarı araştırmacı Simons; “Son bulunanlara rağmen primat takımının orijini(menşei) hakkında bir şey bilmediğimizi, geçmişlerine ait gizlilik perdesini kaldıramadığımızı kabul etmek zorundayız” demektedir.(1) Aynı konuda Kebso da; “Böcek yiyicilerden primatlara geçiş fosillerle ispatlanamamıştır. Bu geçiş hakkında temel bilgi, yaşayan formlar üzerinde fikir yürütme ile elde edilmektedir” diyor.(2) Bu düşünülen ya da hayal edilen formlar hakkında herhangi bir somut bulguya sahip olmaksızın ortaya konan yorumlara böylesine ciddi bir konuyu yüklemek ve çok önem atfedilen sonuçlar ortaya koymaya çalışmak en hafif ifadesi ile bilimsel bir yaklaşım değildir.
*****
İnsanın maymundan geldiği konusunda yaratılışçılarla evrimciler arasında tartışma konusu olan bir olay literatüre geçmiştir. 1912 yılında Londra Tabiat Tarihi Müze Müdürü Arthur Smith Woodword ile tıp doktoru Charles Davson, İngiltere’de Piltdown yakınında bir çukurda büyük beyin hacmine sahip bir kafatası ile eklem yeri tahrip olmuş bir çene kemiği bulmuş olduklarını açıkladılar. Bu fosillere aynı varlığa ait olduğu iddiası ile “Piltdown Adamı” adı verildi. Yaşı da beş yüz bin yıl olarak tespit edildi.
Başlangıçta bu fosil parçalarının tek bir varlığa ait olmadığının farkına varan araştırmacılar olmadı değil. Fakat bir çok otoritenin, insanın tekamülünde Piltdown Adamı’nın büyük bir boşluğu doldurduğuna dair beyanları bu fosilin gerçek mahiyetinin ne olduğu hakkındaki görüşleri gölgede bıraktı. Öbür taraftan, evrim teorisi bir inanç, bir ideoloji haline gelmişti. Evrim teorisinin taraftarları ideolojilerinin dayanaklarının sadece kabullerden ibaret kalmayıp, delillere dayandırma ihtiyacı ile adeta kıvranıyorlardı. İşte bu ihtiyaç, mahiyeti gereği, kontrolsüz bir tutumla onların Piltdown Adamı’na, ideolojilerine delil olarak dört elle sarılmalarına neden oldu.
*****
1950 yılında fosil kemiklerinin nispi yaşlarını ortaya koyan bir metot geliştirildi. Bu metot, kemiklerin topraktan absorbe ettikleri (emdikleri) fluorid miktarını tespite dayanıyordu. 1953 yılında İngiltere’de Kennet Oakly, Le Gras Clark ve J.S. Wener, kemiklerin X ışını fotoğraflarını çektiler. Azot ve flor muhtevasını hassas bir şekilde ölçtüler. Çene kemiğinin hiç fluorid taşımadığı görüldü ve böylece bu çene kemiğinin fosil bir kemik olmadığı, toprakta bir yıldan bile fazla kalmadığı anlaşıldı. Kafatası ise yeterli fluorid ihtiva ediyordu ama iddia edildiği gibi 500.000 yıllık bir yaşa değil ancak bin-iki bin yıllık bir yaşa sahipti.
Bu kemiklere eski devirlere ait oldukları görüntüsünü verebilmek için üzerine potasyum diksomat sürülmüştü. Dişler de çene kemiğine yerleştirilebilmek için eğelenmiş uyumsuzluğun anlaşılmaması için eklem yerleri tahrip edilmişti. Ve ortaya çıkan sonuç şuydu. 10 yaşında bir orangutan çene kemiği ile insana ait dişlerle kafatası bir araya getirilerek maymun-insan arası bir varlığa (hominid) benzetilmek istenmişti. Sarf edilen bu bilim dışı gayret, ciddi bir takım araştırmacıyı da yanıltmıştı. Bu düzenlemenin ortaya çakmasından sonra diğer fosiller hakkındaki kanaatler de irdelenmeye başladı.
İşte yaratılışa inanmayıp da evrim teorisini, yaratılışın bir alternatifi olarak göstermeye çalışan evrimcilerin insanın maymundan türediği yönündeki iddialarının bilimsel tabanı ve yorum tutarlılığı bu örnekteki nitelik ve boyuttaydı.
Aslında Charles Darwin, "Türlerin Kökeni" isimli kitabında            evrim teorisinin açmazlarından bahsederken bu konuya özel bir başlık açmıştır. Şöyle diyor Darwin;
"Eğer gerçekten türler öbür türlerden yavaş gelişmelerle türemişse, neden sayısız ara geçiş formuna rastlamıyoruz? Neden bütün doğa bir karmaşa halinde değil de, tam olarak tanımlanmış ve yerli yerinde? Sayısız ara geçiş formu olmalı, fakat niçin yeryüzünün sayılamayacak kadar çok katmanında gömülü olarak bulamıyoruz? Niçin jeolojik yapı ve her tabaka böyle bağlantılarla dolu değil? Jeoloji iyi derecelendirilmiş bir süreç ortaya çıkarmamaktadır ve belki de bu benim teorime karşı ileri sürülecek en büyük itiraz olacaktır.(Charles Darwin, The Origin of Species, s.280)
Devam ediyor Charles Darwin,
"Gözün odağını farklı uzaklıklara uydurması, içeri bırakılacak ışık tutarını ayarlaması, küresel ve renksel sapmayı (aberration) düzeltmesi gibi eşsiz düzenlenişlerin tümünün doğal seleksiyon ile oluşabildiğini düşünmenin en ileri derecede saçmalamak olduğunu açık yürekle itiraf ederim..." (Charles Darwin, Türlerin Kökeni, Onur Yayınları, Beşinci Baskı, Ankara 1996, s.198)
Belki de kendisinin ölümünden önce DNA moleküllerinin yapısı ile ilgili keşifler gerçekleştirilmiş olsaydı, sağlığında teorisini kendisi yırtıp çöpe atacaktı. Fakat ideolojilerinin de Evrim Teorisi ile birlikte çöpe gideceğini gören materyalistler teoriyi ayakta tutmak için Darwin'le dahi mücadeleye girişeceklerdi.         
NEDENSELLİK
Tesadüf ve şansa bağlı bir evrimin nedenselliğinden bahsetmek mümkün değildir. Çünkü tesadüf ve şans hiç bir zaman nedensel değildir. Yani ne zaman ve nerede ortaya çıkacağı, ne ölçüde etken olacağı ve hangi sonucu ortaya koyacağı bilinemez, asla önceden hesabı yapılamaz. Mahiyet ve niteliği böyle olan tesadüf ve şansa bağlı vuku bulduğu kabul edilen mutasyonu, nedenselliğin eseri saymak da mümkün değildir.
Şu söylenebilir; pozitivist-evrimci görüşün mutasyonları kabul edip bunları da tesadüf ve şans olarak dayatmaları Tanrı inancından kurtulma psikolojisinin bir gereğidir.
Eğer oluşun başlangıcında ve başında bulunan bir ilk-nedeni, bir yaratıcı-belirleyici olanı, müteal/aşkın bir varlığı, yani Tanrı’yı göz ardı edecek olursanız, ister istemez evrenin kaynağını ve işleyişini, belirsizlikte ve anlamsızlıkta, tesadüf ve şansta ararsınız.
DNA'DA Kİ MUCİZE
Öte yandan biyoloji biliminin 150 sene önceki temsilcilerinden Rudolf Virchow, canlıların hücresinde bir hafıza olması gerektiğine işaret ediyordu. Böyle bir şeyi gösteremiyor fakat hücre faaliyetlerinden bu gerçeği sezinliyordu. Çünkü farklı canlılara ait hücreler arasında yapı ve yapı taşları itibarı ile hiç bir farklılık yoktu. Fakat her canlının hücresi o canlıya ait özellikleri aynen tekrar etmekteydi. İşte Rudolf Virchow ve arkadaşlarını şaşırtan ve onlara "hücrede bir hafıza olması gerekir" dedirten şey de bu idi. Ama DNA molekülü 1953 yılında keşfedilince, bilimin karşısına bir mucizenin çıktığı görüldü.
DNA (Deoksiribo Nükleik Asit) molekülleri canlıların üremelerini yönetirler. Nükleik asit molekülleri, belirli bir organizmanın meydana gelmesini ihtiva eden talimatları taşırlar. Herhangi bir hücrenin, bir ağacın ya da bir insanın bünyesinde meydana gelen bir faaliyetin nasıl olup bittiğine dair tüm bilgi birikimine sahip olan işte bu DNA molekülleridir.
*****
DNA molekülleri, vücudumuzdaki en önemli yapılardır. Atalarımızdan miras kalan tüm özelliklerimizin bulunduğu şablonumuzdur. (Esmer veya sarışın olmamızdan kısa veya uzun boylu olmamıza, burun yapımızdan göz rengimize varıncaya kadar) Bunun yanı sıra vücudumuzdaki on trilyon kadar hücrenin yenilenmesi gerektiğinde sağlıklı ve aslına uygun kopyasının üretilmesini de sağlar. Artık hiç bir genetikçi, bu muhteşem yapıyı tesadüfe bağlayamıyor. Bu yapının bir "Aşkın Şuur"un eseri olduğunu görüyor ve bir mükemmellik karşısında olduklarını şaşkınlıkla ve hayranlıkla ifade ediyorlar.
Araştırmacılar, bilgide de bir ölçü bulma ihtiyacını duymuşlar ve bilgi birimi ölçeğine "BİT" ismini vermişler. Bir Bit, bir soruya "evet" ya da "hayır" cevabının verilmesiyle oluşur. Mesela kapının açık veya kapalı olduğunun belirlenmesi tek bir Bit "bilgi"dir. İşte bir insan DNA molekülünde, beş milyar "Bit/bilgi" vardır. (Dikkat buyurun sadece bir tek DNA molekülünde ki) bu beş milyar Bit/bilgi, bin cilt kitap hacmi ifade etmektedir. Böylesine yüklü bir talimat, genlere hiç bir zaman tesadüf tarafından yüklenemez. Bir canlı DNA’sının, başka çeşit bir canlı DNA’sına dönüşmesi de imkansızdır.
*****
Yer yüzündeki hem hayatın meydana gelmesi, hem de aynı yapı ve unsurlara sahip olan hücreden sonsuz denecek ölçüde canlı türünün meydana gelmesindeki fevkaladeliği, varlığın kendi etkinliğinin bir sonucu olarak görmek, bu olağanüstülüğü bilinçsiz bir oluşumun eseri olarak kabul etmek aklen ve ilmen imkansızdır.
Organizma dediğimiz bütünde birbirleriyle sembolleşen, haberleşen, birleşen öyle bir sistem ve bu sistemin içerisinde öyle bir bütünlük vardır ki, bu gerçekleri Tanrı determinasyonunun belirleyip, tayin ettiğini kabul etmemek (bir Yaratıcıya atfetmemek) ancak doktriner bir dünya görüşünün-ideolojinin esiri olmakla mümkündür.(3)
*****
Bizzat Charles Darwin'in handikaplarını açıkça dile getirdiği, aradan geçen 150 yıl boyunca iler tutar tarafının olmadığı yukarda ki örneklerde de görülen Evrim Teorisi'ne bazı çevrelerin dört elle sarılması, Evrim Teorisinin bir medeniyetler mücadelesinin ana unsurlarından birisinin ideolojik tabanını oluşturmasından ileri gelmektedir. Evrim Teorisi, yaratılışı esas alan tüm medeniyetlere karşı 19. ve 20 yüzyılda neşv-ü neva bulan başta Marksizm olmak üzere bilimsel sosyalizm, komünizm, kapitalizm, nasyonal sosyalizm ve faşizm gibi ideolojilerin bilimsel tabanını oluşturmuştur. Çağdaş batı medeniyetinin ürünü olan tüm bu ideolojilerin hakim olduğu batı ülkeleri ve onların sömürgelerinde temel eğitim sistemi Evrim Teorisi ile beslenmiştir.
Evrim Teorisi aynı zamanda batı'nın, batılı olmayan halklara bakış açısının da kaynağını oluşturmaktadır. Batılı olmayan coğrafyalarda işlenen tüm cinayet ve katliamlar, batılı için insan ırkının, evrimini tamamlayamamış, yani insan olma vasfına ulaşamamış kitlelerden arındırılması olarak gösterilmekte ve batı kamuoyu açısından psikolojik rahatlama vesilesi görevini ifa etmektedir. Garip olan ise batılı olmayan halkların kendi toplumlarına yabancılaşmış zavallı okumuşlarının, batılının kendisini yerleştirdiği yerden bihaber Evrim gönüllüsü olarak mesai harcamalarıdır.
Haftaya birlikte olmak ümidi ile sağlık ve mutluluklar diliyorum.  
1-2- Duan T. Gish, Fosiller ve Evrim, Çev.Adem Tatlı, İstanbul-1983 S.109, 151
3- Aydın Hüseyin, Prof. Dr,Yaratılış ve Gayelilik, Ankara-2012, S.98, 106

Haberici -->

    Yorumlar

HAVA DURUMU
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
NAMAZ VAKİTLERİ
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
banner41
SPOR TOTO SÜPER LİG
Tür seçiniz:
ARŞİV