banner167
banner165
24 Ocak 2021 Pazar

“ İlim Türkistan, Dilim Türkçe”

01 Aralık 2020, 07:10
Bu makale 3753 kez okundu
“ İlim Türkistan, Dilim Türkçe”
M.KEMAL ATİK
Sıcak ve kavurucu bir yaz gününün gurup vaktinde ufak bulut parçacıkları, bahar rüzgârıyla sürükleniyor ve güneş ışıkları yavaş yavaş kayboluyordu ki Türkistan Şehri göründü. Otobüste herkesi bir heyecan kapladı. Burası Hoca Ahmet Yesevî’nin: “İlim Türkistan, Dilim Türkçe” dediği yerdi. Bu şehir eski Turan’ın eşiği ile beşiği olan bir şehirdi. Orta Asya’daki Sır Derya(Seyhun) Nehri etrafında yerleşmiş eski çağ kültür merkezlerinden biri ve tüm Türk halklarının manevi kültür merkezi olarak meşhur olmuş bir şehirdir. Bu şehir Türk tasavvuf geleneğinin kurucusu, Hoca Ahmet Yesevî Hazretlerinin hareket noktasıdır.
Şehre giriş yapıyoruz. Şehrin giriş kapısında şu iki cümlenin yazılı olduğunu gördük:
Türkistan iki dünya eşiği;
Türkistan her Türkün beşiği.
Bu yazının yazıldığı kapının altından şehre girerken otobüste alkış sesleri yükseldi. Ardından da şu cümleler telaffuz edilmeye başlandı: “Hayallerimizin bize ihanet etmediğini gördük. Komünizmin zalimce uyguladığı Türk yurtlarını “böl parçala” oyununun son bulduğuna; mazinin puslu ve karanlık günlerinin geride kaldığına inandık”.
Yolculuğumuz “Konak Evinde” son buldu. Adımıza tahsis edilen mekânlara yerleştirildik. Korktuğumuz gibi olmadı. Her şey muntazamdı. Her türlü ihtiyacımızı giderecek konumdaydı konak evi. Konak evinin lokantasında rektör birinci yardımcısı ve Türkiye temsilcisi Prof. Dr. Abdülkadir Yuvalı misafirlere akşam yemeği verdi. Yapılan plan ve programları anlattı. Sabah ilk yapılacak görevin Ahmet Yesevi Hazretlerinin makamını ziyaret ettikten sonra Üniversite Rektörü Prof. Dr. Murat Jirinov’un ziyaret edileceğini hatırlattı. Yemekte birlikte yolculuk yaptığımız insanların çoğunu tanımıyordum; kimin kim olduğunu tahmin bile edemiyordum. Tanışma faslından sonra otelde şahsıma tahsis edilen mekâna yerleştim. Bir artı bir genişliğinde güzel bir mekândı. Sıcak suyu her an müsaitti. Sıcak suyla banyo yorgunluğumu birazda olsun hafifletti. Biran önce yatıp uyumak istiyordum. Aileme telefon etme imkanı yoktu. Ancak konak evinin resepsiyonundan ulaşılabiliyordu. Saat geç olmuştu. Uyumak istiyordum. Yatağa, ellerimi göğsümde kavuşturup sırt üstü uzanarak dümdüz yattım. Yalnızlığımın beni hüzne ve sessizliğe boğmaması için lambanın ışığını söndürmedim. Gece ağır ağır ilerledikçe bulunduğum zaman ve yer bir tür sis bulutu içinde dağılıp kayboluyormuş gibi geliyordu bana. Uzun bir süre uykusuzlukla boğuşurken içimde beliren duygular zihnimde bir film şeridi gibi akıp gidiyordu. Küçük yaşımda Kayseri Taşçıoğlu Kur’an Kursunda okuduğum yıllardı. Gurbet acısı çektiğimi bilmeli ki Hocam Mümin Akan şunları söylemişti: “Allah sevdiği kulunu gurbetle terbiye eder. Gurbet yolunda ilim vardır, aç susuz kalma vardır, acılardan, hüzünlerden haz alarak ilim öğrenmek / hizmet etmek vardır. Tarihte büyük âlimler gurbet yolunda ömürlerini geçirerek eserler bıraktılar insanlığa. Bunu, göğüslerine ikinci bir kalp takar gibi, ellerine uzun bir yolculuğun azığını alır gibi, aşkla, inançla yaptılar. İşte biz bu gün bu ruh ve manayı onlardan, onların eserlerinden aldık. Geleceğimizi hırsla, aşkla manalandırmada hep onları örnek aldık. İlmin, irfanın bütün kötülüklerin yerini alacağını onlar öğrettiler bize…”
Basiret sahibi Hocamın dilinden dökülen bu cümleler, hayal ettiğimiz bu coğrafyayı, bu coğrafyada yetişmiş ecdadın eserlerini, eserlerinin yazıldığı, okunduğu ve terennüm edildiği yerleri binlerce kilometre uzaktan gelip görmeyi, bana hatırlatıyordu diye düşündüm. İlim ve irfanı ile Batıya ışık tutmuş İslam bilginlerinin yaşadığı coğrafyayı, kaleme aldıkları eserlerinin yazıldığı mekânları, bulgularıyla beraber görmeyi, ziyaret etmeyi, onları rahmetle anmayı, minnettar olduğumuzu ifade etmeyi Yüce Mevla’dan niyaz ettim. Böylece geleceğimizi ve geçmişimizi bir kader parçası içinde gönlümüzü, her tür anlayışa, her tür kavrayışa sonuna kadar açmış oluruz diye düşündüm. Hayat yasasında gizli olan nedenlerle sonuçları birbirine karıştırmadan erdemli bir hayatın formülünü belki buralarda buluruz dedim. Hayatın olaylarıyla ilgili bir kaygıdan ve insan zihnini işleten bitmek tükenmek bilmez umut ve korkuları belki de burada yaşarız diye düşündüm. Zaten hayatta, yaşamla ölüm, sağlıkla hastalık, bollukla yokluk arasında sürekli olarak boşlukta asılı durmaz mıyız? Bu bilinmeyen nedenler umudumuzun ve korkumuzun hiç değişmeyen konusu değil mi? Bizlere düşen, nedenleri sonuçlarla karıştırmadan gönlümüzü her tür anlayışa, her tür kavrayışa, her tür bilgiye açmış kişiler olmalıyız. Böylesi bir görevi gerçekleştirmek için çıkılan her yolculuk, kutlu bir yolculuktur; bu süreçte atılan her adım, yaşanan her an, insana coşku veren bir adımdır.  İnsanın erdemi de mutluluğunun bir sonucu değil mi?
 Üç yıl sürecek bir yaşamın ve görevin kendi kendimizi denetlemede kutsal bir kimlik kazanmış İlahî akıldan gelen mesajlarla mı gerçeği yakalayacağız yoksa değiştirilemez bir damgayla belirlenmiş kaderin ağında mı savrulacağız? Belleğimde birbiri ardına, adeta eskiye dair hatıralar gibi ansızın belirmelerine karşın ilk defa duyarmış gibi olduğum yeni bilinmedikleri bulmak, anlamak için yine de kader beni buralara getirdi diye düşünürken uyuyakalmışım. Sabaha doğru derin bir uykuda iken kapının çalındığını duydum. Komşu dairede kalan Prof. Dr. Ahmet Uğur Hocaydı. Beni namaza kaldırmak için haber veriyordu. Yorgunluğum hala devam ediyordu; uykuya kendimi kaptırmıştım ki kapı tekrar çalındı; “vakit geçiyor Kemal Bey, kalk, namazını kıl” sesi bu sefer biraz daha üst perdeden geldi. Uyku semesi derler ya işte ben de öyle kalktım, duş alıp namaz kılmak için salona geçtim. Salondaki seccadenin çok ince bir düşünüşle kıbleye karşı serilmiş olduğunu gördüm. Bu ince düşünce beni çok mutlu etti. Sanıyorum güneş doğmuştu namazım bittiğinde. Aslında vakit ibadet etmenin şartıdır ama insan ibadet ederken zaten zamanı aşmış olması gerekmez mi? İbadetin özü, insan varlığının merkezinde yer alan İlahi Nurun kaynağına döndüğünü hissetmesi, onda var olması değil mi?
 “Rabbinle geçirdiğin bir gün bin yıl gibidir ” ( Hac:22/47) ayeti bunu ifade etmez mi? Gerçek ibadet zamanı aşarak, zamansal düzende zamansız olan Ebedi Olan’a şahid olmak değil mi?
Sabah saat sekiz otuzdu. Kahvaltı saati gelmişti. Kendimi çok iyi hissediyordum. Hayallerimin harmanlandığı, niyetlerimin bir bir zihnime kazıldığı, dualarımın Hakka yöneldiği bir gece geçirdim. Şimdi heyecanla “Pîr-i Türkistan”’ın manevi huzuruna varma heyecanı içinde iken otobüslere binmemiz için çağrı yapıldı(Devam Edecek).
 

Haberici -->

    Yorumlar

HAVA DURUMU
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
NAMAZ VAKİTLERİ
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
banner41
SPOR TOTO SÜPER LİG
Tür seçiniz:
ARŞİV