banner153
04 Aralık 2020 Cuma

Kazakistan anıları

17 Kasım 2020, 07:17
Bu makale 3518 kez okundu
Kazakistan anıları
M.KEMAL ATİK
“Cehennemde yaşıyoruz; fakat cennet şarkıları söylemeliyiz.”
Hazreti Pir’in manevi iklimine kavuşmamız için artık çok az mesafe kalmıştı ki, komünizmin milyonlarca insanın kan ve cesetleri üzerine kurulan şan ve şöhretinin yıkılışı üzerine konuşmalar yapılıyordu otobüste. Komünizmin müstebit bir azınlığın kaprislerini tatmin etmek için milyonlarca insanın kan ve cesetleri üzerine kurulan bir rejim olduğu ve mutluluğun hedefi olarak gösterildiği dile getiriliyordu. Milyonlarca köylü ve işçinin içine yuvarlandığı dehşet, ıstırap ve perişanlığın tarihin o ana kadar kaydettiği bütün felaketlerden üstün olduğu söyleniyordu. Komünizmin parlak fikirlerinin bedelini milyonlarca insan canlarıyla ödemiş deniyor ve komünizm ağır bir dille eleştiriliyordu.
Kapitalist sistemde ve o sistemin kültüründe yetişmiş bu insanların değerlendirmeleri acaba tarafsız ve objektif miydi? Hayatının amacı sınırsız güce ulaşmak ve kişisel çıkarlarını genel iyinin üstüne çıkarmak üzerine kurulu olan kapitalist bir düzende yetişmiş bu insanlar komünizmle kapitalizmi karşılaştırırken ne kadar objektif olabilirlerdi? Yeryüzünde evrensel değerleri inşa edeceğini söyleyen ve insanlığı “ bir masada uyutulmuş hasta” hale getiren kapitalizm ile Lenin’in: “Yoldaşlar ülkemiz çetin bir devirden geçiyor. Zor bir savaş içindeyiz, cehennemde yaşıyoruz; fakat cennet şarkıları söylemeliyiz.” (İgor Gouzenko, Bir Devin Düşüşü, İst., 1970, s.42)  sözleri arasında bir fark var mıydı? İkisi de insanlığı “bir masada uyutulmuş hasta”  haline getirmedi mi?
Ürettikçe ve servet biriktirdikçe madde karşısında deli divane olan ahlakçı kapitalizm, insanları, “insani ben” yerine “para beni”, “altın beni”, “çek beni” haline getirmedi mi? Yaratıcının yerine parayı, tevhidin yerine üretimi, hakikatin yerine gücü, nefsine hakim olmak yerine doğaya hakim olmayı, kanun yerine kendi orman kanununu öne çıkararak Yaratanla yaratılan arasındaki bağı koparmadı mı?  Komünizm de kapitalizm de iyilik, basiret, cömertlik, kemale erme, hayır gibi insani değerleri öldürerek maddeperest bir dünya kurmadılar mı?
Hal bu ki, ideal bir toplum, Kur’an’da da ifade edildiği gibi üç temel üzerine bina edilir: Bilim; zulmün, ayrımcılığın, sınıfların, bireyciliğin, bencilliğin olmadığı eşit bir toplum, yani adalet; üçüncüsü de ekonomik güç.
Yol boyunca bu sözler ve düşüceler içinde ilerlerken Türkistan sınırına yaklaşmıştık. Otobüste bu sefer: “1994 yılında aynı ideal ve aynı hizmet aşkıyla buralara gelen akademisyenlerin yaşadıkları sıkıntıları, olumsuzlukları biz de yaşayacak mıyız? Onların çektiği sıkıntıları çekecek miyiz? Tuvalet, banyo, su gibi elzem ihtiyaçlarımızı giderecek ortamı bulabilecek miyiz?” gibi sızlanmalar başlanmıştı. Bakü’de 1992-1994 yıllarında aynı hizmet için görevlendirildiğimde sözü edilen sıkıntıları fazlasıyla yaşamış biri olarak söze karışmak istedim:  “Bizim inancımızda ve gönlümüzde zihnimizi, her tür anlayışa ve yokluğa sonuna kadar açma ideali vardır. İdealistler amaca ulaşmak için hayat yasasında gizli olan hayatın amaçlarına, hedeflerine ulaşmak ve zorluklarını yenmek için mücadele eder. Yaşayarak hayatın içinde kalmak, onu lanetlememek daha gerçekçi olur. Anadolu’yu İslamlaştıran Yesevi erenleri çözülmemiş, zayıflamamış, yorulmamış, ideal adına hiçbir şeyi bir çırpıda inkâra kalkışmamışlar; mutlu bir hayatın, hatta erdemli bir hayatın kitabını yazmışlardır. Aksi halde ‘ıstıraplar, acılar, hüzünler hayatın bir parçası olur ki zaten cehennem denilen de budur’ demişler. Hz. Peygamber de böyle dememiş mi? “ Her insana ve her şarta saygı göster. İşte o zaman Allahın yarattığının mükemmelliğini onaylamış olursun.”. Bu göreve gelirken bizlere cennet vaat edilmedi. ‘Mutluluğu siz yakalayacaksınız’ dendi. Friedrich W. Nietzsche Putların Alacakaranlığı kitabında der ki: “İnsan yalnızca mutluluğun peşinden koşuşmaz. Bunu yalnızca bir İngiliz yapabilir”.
Ufak bulut parçacıkları, bahar rüzgârıyla sürükleniyor ve güneş ışıkları altında kayboluyor; gurubun rengi kendini göstermeye başlıyordu. Oldukça yorucu ve bazen de can sıkıcı yolculuğun sonuna Türkistan’a geldiğimizi Nur Sultan Nazarbaev’in levhada yazılı şu sözlerinden anladık: “Ezelî Türkistan Şehri önceleri Kazak merkezinin başkenti idiyse şimdi ruhaniyet, maneviyat dünyasının başkenti olmaktadır.” (Devam Edecek)
 
 

Haberici -->

    Yorumlar

HAVA DURUMU
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
NAMAZ VAKİTLERİ
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
banner41
SPOR TOTO SÜPER LİG
Tür seçiniz:
ARŞİV
banner157