banner153
banner159
08 Temmuz 2020 Çarşamba

MANKURT

01 Haziran 2020, 07:16
Bu makale 2536 kez okundu
MANKURT
KEMALETTİN TEKİNSOY
Cengiz Aytmatov dünyaca ünlü eserleri ile Türk kültürünü geniş kitlelere tanıtan ve anlatan Kırgız asıllı bir yazardır. "Gün Olur Asra Bedel" adlı eserinde Kırgızistan’daki Sarı-Özek çölünde Boranlı tren istasyonunda yaşayan Boranlı Yedigey Cangeldi’nin hayatından kesitler sunar.
 
              *****
Zamanında Sarı-Özek’i işgal eden Juan-Juanlar tutsaklara korkunç işkenceler yaparlarmış. Bazen de onları komşu ülkelere köle olarak satarlarmış. Satılanlar şanslı sayılırlarmış. Çünkü bunlar bazen bir fırsatını bulur kaçar, ülkelerine dönerek Juan-Juanlar’ın yaptığı işkenceleri anlatırlarmış. Ama asıl işkenceyi genç ve güçlü oldukları İçin satmadıkları esirlere yaparlarmış. İnsanın hafızasını yitirmesine yol açan bir işkence usulleri varmış.
 
Önce esirin başını kazır, saçlarını tek tek kökünden çıkarırlarmış. Bunu yaparken usta bir kasap oracıkta bir deveyi yatırıp keser, derisini yüzermiş. Derinin en kalın yeri boyun kısmı imiş ve oradan başlarmış yüzmeye. Sonra bu deriyi parçalara ayırır, taze taze esirin kan içinde olan kazınmış başına sımsıkı sararlarmış. Böyle bir işkenceye maruz kalan tutsak ya acılar içinde kıvranarak ölür ya da hafızasını tamamen yitiren, ölünceye kadar geçmişini hatırlamayan bir mankurt, yani geçmişini bilmeyen bir köle olurmuş.
 
Bundan sonra deri geçirilen tutsağın boynuna başını yere sürtmesin diye bir kütük veya tahta kalıp bağlar, yürek parçalayan çığlıkları duyulmasın diye uzak ıssız bir yere götürürler, elleri ayakları bağlı, aç, susuz, yakan güneşin altında öylece bir kaç gün bırakırlarmış.
 
              ***** 
Sarı-Özek’in kızgın güneşine “mankurt” olmaları için bırakılan tutsakların çoğu ölür, beş-altı kişiden ancak bir ya da ikisi sağ kalırmış. Onları öldüren açlık ya da susuzluk değil, başlarına geçirilen soğumamış deve derisinin güneşte kuruyup büzülmesi, başlarını mengene gibi sıkıp dayanılmaz acılar vermesiymiş. Bir yandan deve derisi büzülüyor, bir yandan da kazınan saçlar büyüyüp başına batıyormuş. Asyalıların saçları fırça gibi sert olduğundan kıllar üste doğru çıkamayınca içeri doğru uzar ve diken gibi batarmış.
 
Bu dayanılmaz acılar sonunda tutsak ya ölür ya da aklını hafızasını yitirirmiş. Juan-Juanlar işkencenin beşinci günü “sağ kalan var mı?” diye gelip bakarlarmış. Bir teki bile sağ kalmışsa amaçlarına ulaşmış sayarlarmış kendilerini. Hafızasını yitirmiş tutsağı alır, boynundaki kalıbı çıkarır, ona yiyecek içecek verirlermiş. Köle zamanla kendine gelir, yiyip içerek gücünü toplarmış. Ama o bir mankurt imiş artık ve böyle biri köle pazarlarında güçlü kuvvetli on tutsak değerinde satılırmış.
 
              *****
Bir mankurt kim olduğunu hangi soydan geldiğini, hangi kabileden geldiğini, anasını, babasını, çocukluğunu bilmezmiş. İnsan olduğunun bile farkında değilmiş. Bilinci, benliği olmadığı için efendisine tam bir bağlılık gösterirmiş. Ağzı var, dili yok. İtaatli bir hayvandan farksız. Kaçmayı düşünmeyen, bu yüzden de hiç tehlike arzetmeyen bir köle imiş. Köle sahibi için en büyük tehlike kölenin baş kaldırması, kaçmasıdır. Ama mankurt isyanı, itaatsizliği düşünmeyen tek varlıkmış. Efendisine köpek gibi sadık, onun sözünden asla çıkmayan, başkalarını dinlemeyen, karnını doyurmaktan başka bir şey düşünemeyen bir yaratık. En pis, en güç işleri büyük sabır isteyen çekilmez işleri söylemeden yaparlarmış.
 
Sarı-Özek’in ıssız, engin, kavurucu çöllerine ancak bir mankurt dayanabileceği için buralarda deve sürülerini gütme işi onlara verilirmiş. Böyle yitik yerlerde bir mankurt bir kaç kişiye bedelmiş. Yanına yiyeceğini içeceğini verince, kış demeden yaz demeden, sızlanmayı düşünmeden bozkırda kalabilirmiş. Onun için önemli olan tek şey efendisinin emirlerini yerine getirmekmiş. Açlıktan ölmemesi için yiyecek, donmaması için eski püskü giyecek verdiniz mi başka bir şey istemezmiş.
 
              *****
Adı tarihe Nayman Ana olarak geçen bir göçebe kadının genç kuvvetli civan gibi oğlu Juan-Juanlara esir düşmüş. Kadın oğlunun başına gelenlere dayanamamış, onu kurtarmak istemiş. Bir gün Naymanların ülkesine bir tüccar kervanı gelmiş. Bu tüccarlar çay içerlerken, Juan-Juanların oturduğu kuyuların yanından geçtikleri sırada deve sürüsü güden genç bir çobanla karşılaştıklarını anlatmaya başlamışlar. Çobanla konuşmak isteyen tüccarlar onun bir mankurt olduğunu hemen anlamışlar.
 
İlk bakışta sağlıklı gibi görünüyormuş, onun bir mankurt olduğu başına böyle bir felaket geldiği hiç belli değilmiş. Bıyıkları yeni terlemiş, oldukça yakışıklı bir genç imiş. Ama yeni doğmuş gibi hiç bir şey bilmiyormuş. Ne kendisinin adını biliyormuş ne anasının, ne babasının. Juan-Juanların ona yaptıklarını da hiç hatırlamıyormuş. Sorulan her soruya ya evet ya hayır diyor ya da hiç bir şey söylemiyormuş. Böyle bir mankurta “Gel başını buharlayalım da o deve derisini çıkartalım” demekten daha korkutucu bir şey olamazmış. Bu sözü duyan mankurt yaban ayısı gibi tepinir, kafasına kimseyi dokundurtmazmış. Böyleleri şapkalarını başından hiç çıkarmaz, gece gündüz onunla yatıp kalkarlarmış.
 
Çadırda tüccarları dinleyenler arasında onlara çay veren Nayman Ana'da varmış. Az sonra kervan yoluna koyulmuş. O gece gözlerine uyku girmeyen Nayman Ana, Sarı-Özek bozkırında çobanlık eden bu mankurtu bulmadan onun kendi oğlu olup olmadığını öğrenmeden asla rahat edemeyeceğini anlamış.
 
              *****
Sarı-Özek bozkırına tek başına gitmesi çok tehlikeli idi ama bu niyetinden kimseye söz açamaz, kimseye güvenemezdi. Yol için gerekli hazırlığı akşamdan yaptı. Üzerine bineceği dişi deve Akmaya’yı hazırladı. Şafak sökerken Nayman Ana çadırdan çıktı. Uzak yol için uygun düşecek şekilde giyinmişti.
 
Köyden çıkarken kaygılar, şüphelerle yanıp tutuşurken tek arzusu vardı. Çocuğunu sağ olarak görsün de nasıl görürse görsün. İster mankurt olsun ister her şeyi bütün geçmişi unutmuş olsun yeter ki sağ olsun, yaşıyor olsun. Bu kadarına da razıydı. Ama şimdi Sarı-Özek bozkırında aradığı çobanı bulabileceği yere yaklaştıkça, beyinsiz, deli bir yaratıkla karşılaşmaktan korkmaya, rastlayacağı böyle bir çobanın kendi oğlu olmaması başka bir zavallı olması için dua etmeye başlamıştı. Sonra birdenbire yine oğlunu görmek özlemiyle yanıyor, ne olursa olsun o mankurt'un bir başkası değil, kendi oğlu olmasını istiyordu.
 
İşte bu çelişkili duygularla ilerlerken alçak bir tepeyi aşınca birdenbire büyük bir deve sürüsü ile karşılaştı. Nayman Ana iyice yaklaşınca oğlunu tanıdı. Çalılıklar arasından atılarak bağırdı.
 
• Oğlum! Oğul balam benim! Her yerde seni arıyorum Ben senin annenim.
 
Ama aynı anda da acı gerçeği anlamıştı. Oğlu öylece kayıtsız duruyordu. Bir an göz göze gelince onun kendisini tanıyacağını umuyor bunu bekliyordu. Bir oğulun öz anasını tanımasından daha kolay ne vardı? Gel gör ki onun karşısına dikilmesi oğlunun üzerinde en ufak bir etki yaratmadı. Çoban ona kim olduğunu, niçin ağladığını bile sormadı. Bir süre öyle durduktan sonra kadının elini kendi omuzundan çekip itti. Devesini yedeğine alıp deve yavrularının uzaklaşıp uzaklaşmadığına bakmak için sürünün öbür başına doğru yürüyüp gitti.
 
Nayman Ana çöktü kaldı oracıkta. Ellerini yüzüne götürdü. Başını yerden kaldırmadan hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Neden sonra biraz toparlandı. Kalkıp yine oğlunun yanına gitti. Çoban onun geldiğini görüyor, başına sımsıkı geçirdiği şapkasının altından ona hiç bir şey olmamış gibi anlamsız kayıtsız bakıyordu.
 
Oğlunun yanına gelen Nayman Ana derin bir ah çekerek:
 
• Gel şuraya otur da biraz konuşalım, dedi.
Yere oturdular.
• Beni tanıdın mı?
Mankurt hayır anlamında başını salladı.
• Adın ne senin?
• Mankurt
• Bu senin şimdiki adın. Eski adın neydi? Asıl adını hatırlamaya çalış bakalım.
Mankurt sustu. Hiç konuşmuyordu. Ama iki kaşının arasında ter tanelerinin birikmesinden, gözlerinin bir sis perdesi ardında kalmış gibi görünmesinden hatırlamaya çalıştığı belliydi.
• Peki babanı hatırlıyor musun? Babanın adı neydi? Kimlerdensin?
Hayır, mankurt hiç bir şey bilmiyor, hiç bir şey hatırlamıyordu.
 
• Sen buraya gelmeden önce neler oldu?
• Hiç bir şey olmadı.
• Gece miydi, gündüz müydü?
• Hiç bir şey değildi.
• Kiminle konuşmak isterdin?
• Ay ile konuşmak isterdim. Ama bir birimizi işitmiyoruz. Orada oturan biri var.
• Uzat başını da sana ne yaptıklarını göreyim dedi.
 
Mankurt birden bire geri çekildi. Şapkasını iyice bastırdı. Başını öbür tarafa çevirmiş, annesinin yüzüne bile bakmıyordu. Nayman Ana o zaman ona asla başından söz etmemek gerektiğini anladı.
 
Bu sırada uzaktan deveye binmiş adamların onlara doğru geldiğini gördü.
• Kim bu gelenler? dedi Nayman Ana.
• Bana yiyecek getiriyorlar.
 
Nayman Ana telaşlandı, görünmemek için devesini ıhtırdı ve üzerine bindi.
Ayrılırken,
 
• Onlara bir şey söyleme, dedi, ben yine geleceğim.
 
Oğlu bir cevap vermedi. Hiç bir şey umurunda değildi zaten. Juan-Juanlar devesini o yana bu yana koşturarak çevreye göz attıktan sonra kadına yetişemeyeceklerini anlayınca çobanın yanına geldiler.
 
Adamlar mankurt'u döve döve o yabancının kim olduğunu, niçin geldiğini soruyor ama hep aynı cevabı alıyorlardı;
 
• Bilmiyorum, annem olduğunu söylüyor.
• Hayır annen değil, senin annen yok. Onun buraya niçin geldiğini biliyor musun? O kadın senin şapkanı çıkarıp başını buğulamak istiyor.
 
Bu sözleri duyan zavallı mankurt'un yüzü korkudan sapsarı oldu. Juan-Juan;
• Hadi artık korkma! Al bakalım şunları, dedi.
Böyle derken mankurt'un eline bir yay ve bir kaç ok tutuşturdu.
 
Engin Sarı-Özek bozkırında akşam oluyor, derelerin tepelerin arasında hava kararıyordu. Nayman Ana Juan-Juanların gittiklerini görünce;
 
• Oğlum nerdesin ben geldim ben annen Nerdesin? diye seslenerek
oğlunu sürünün arasında arar, merakla her tarafa göz gezdirirken mankurt oğlunun bir devenin ardında diz çökmüş, yayını germiş, ok atmaya hazır beklediğini göremiyordu.
 
Mankurt'un gözüne güneş ışığı düşüyor ve bu yüzden tam nişan alabilmek için uygun zamanı bekliyordu. Nayman Ana birden eyerin üzerinde döndü ve oğlunun kendine nişan aldığını gördü.
 
• Dur atma!
 
Ancak bunu diyecek kadar zamanı oldu. Oğlunun fırlattığı ok vınlayarak sol böğrüne saplanmıştı bile. Darbe öldürücüydü. Nayman Ana’nın başı sarktı, devenin boynuna sarılmak istediyse de tutunamadı, yere yuvarlandı. Ama kendisinden önce beyaz yazması düştü başından. Sarı-Özek’te Nayman Ana’nın gömüldüğü yere Ana-Beyit (Ana’nın yattığı yer) dediler.
 
              *****
Cengiz Aytmatov yüzyıllar öncesinde hakim güçlerin kölelerini mankurtlaştırma yöntemlerini böyle anlatıyor. 19. ve 20 yüzyıllarda ise sömürgeciler bunu felsefe ve ideolojilerle, kitlesel ölçekte gerçekleştirdiler. Masonluk, Marksizm, Pozitivizm, Darwinizm ve bil cümle "İzm" lerle kitleleri beyinlerinden yakalayıp sömürgeci güçlerin emrine soktular.
 
Bunların bilinci, benliği olmadığı ve tam bir mankurt gibi davrandıklarından efendilerine tam bağlıdırlar. Efendilerine baş kaldırması, kaçması, isyanı, itaatsizliği söz konusu değildir. Efendilerinin sözünden çıkmaz, başkalarını asla dinlemez, midelerinden başka bir şey düşünmezler. En pis, en güç işleri, ülkelerine ihaneti dahi hiç düşünmeden yaparlar.
 
Bu gün çevrenizde anasını, babasını, geçmişini, inançlarını, tarihini, Osmanlıyı, Selçukluyu tanımayan, camilere, ezanlara, İslam'a saldıran kim varsa bilin ki, bu kitlesel mankurtlaştırmanın ürünüdür. Onlara tarihine, geçmişine, inançlarına olan ilgisizliği ve düşmanlığından dolayı kızmayın, başlarına gelenlerden dolayı onlara acıyın. Çocuklarımızın dahi aynı yolun yolcusu olmasını istemiyorsanız onları modern mankurtlaştırma yöntemlerine karşı koruyun. Aksi taktirde her birerlerimizin bir "Nayman Ana" olma potansiyeli taşıdığını sakın ha aklınızdan çıkartmayın.
 
Haftaya birlikte olmak dileğiyle sağlık ve mutluluklar diliyorum.
 

Haberici -->

    Yorumlar

HAVA DURUMU
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
NAMAZ VAKİTLERİ
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
banner41
SPOR TOTO SÜPER LİG
Tür seçiniz:
ARŞİV