banner153
26 Eylül 2020 Cumartesi

OSMANLI ÜZERİNE...

10 Ağustos 2020, 06:47
Bu makale 1139 kez okundu
OSMANLI ÜZERİNE...
KEMALETTİN TEKİNSOY
Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren Türk aydınları arasındaki Osmanlı tasavvuru şu şekilde idi. Osmanlılar Doğu Akdeniz’e ve Avrupa’nın güney doğusuna kaba kuvvetle hakim oldular. İlk 10 padişah enerjik adamlardı, onların liderliğinde bu kaba kuvvet erbabı Viyana kapılarına kadar dayandı. Ama daha sonra tahta geçen padişahlar zayıf ve iradesiz insanlardı. Zevk-ü safa ve saray entrikaları içine gömülerek fetihlerden koptular.
 
Dış alemde meydana gelen değişme ve yeniliklerden habersiz kaldıkları için kaba kuvveti de koruyamadılar ve kaçınılmaz gerileme başladı. Yönetimleri zaten hukuk dışı ve keyfi idi. Refahı ile esasen hiç ilgilenmedikleri halkı üstelik rüşvet ve soygunla sömürmeye kalkmaları bindikleri dalı kesme anlamına geldiği için giderek kaba gücü de tamamen kaybettiler ve Viyana önlerinden Edirne'ye dönmek zorunda kaldılar. Giderken de bir medeniyet başarısı göstermiş değillerdi. Bugün pek bir işe yaramayan bir kaç cami ile suyu bile akmayan çeşmelerden başka bıraktıkları bir eser de yoktur.
 
Cumhuriyet döneminde nesillere öğretilen Osmanlı algısı kısaca bu idi. Bize ve çocuklarımıza miras kalan koskoca bir vatanla, kahramanlıklarla dolu bir geçmişi, tarihin cehenneminden salimen çıkartarak 20. yüzyıla kadar getirenin de Osmanlı sistemi olduğunu hatırlamamaları ise hayrete mucipti.
 
*****
Batı ideolojilerinin tutarsız tarih okumalarını hayatlarının bakış açısı haline getiren bazı aydınlarımız(!) Osmanlıların Asya’dan getirdikleri “talan düzeni” ile yaşadıklarını ve kalıcı ve uzun soluklu bir iktisadi düzen kuramadıklarını anlatırlar. Talan ile büyük ve karmaşık bir toplumu kısa vadede bile ayakta tutmak mümkün olmadığı gibi, bu yaklaşım, bu gün üzerinde 45 devletin yaşadığı bir coğrafyada onlarca ırkı 600 yıl idare etmiş bir imparatorlukla alakalı yeterli ve doğru bilgiye sahip olmadıklarının da bir göstergesidir.
 
600 yıl... Bu kadar uzun süre, üstelik tarihin ve doğanın facia veya felaket denilebilecek değişimlerine direnebilen bir düzenin tesadüfen ve kendiliğinden oluşmadığına şüphe yoktur. Osmanlılar, sanki kendilerinden önce gelip geçmiş devletleri yıkılmaya götüren muhtemel tehlike unsurlarını dikkate alarak, yavaş yavaş, bir heykeltıraş sabrı ve titizliği ile adeta ölümsüz bir düzen inşa etmek istediler.
 
Osmanlı tarihi ile ciddi olarak ilgilenen bir çok tarihçinin paylaştığı bu kanaati doğrulayan bir olgu da şudur; Osmanlılar kendileri de bunun farkında idiler ve bu sebepten dolayı İslami tevazularına rağmen, kendilerine; “Devlet-i Aliyye-i Ebed-Müddet” adını vermekte tereddüt etmemişlerdi.
 
*****
Osmanlı düzeninde İslam'ın tasavvuf yanının benimsendiği doğrudur. Kurdukları düzeni İslam'ın manevi iklimi içinde inşa ettiler. Amaçları ahiret ile dünya arasında, din ile devlet arasında çağın şartlarına uygun ahenkli ve dengeyi gözeten bir düzeni oluşturabilmekti. Bunu yaparken izledikleri yolu tasavvufi olarak nitelemek mümkündür.
 
Osmanlı düzeninin temel unsurları ne idi diye soracak olursanız, en kısa ifadesi ile şöyle sıralanabilir; Miri toprak rejimi, esnaf örgütlenme modeli, vakıf sistemi, iktisadi dünya görüşü ve bu unsurları bir orkestra şefi gibi yönetmek üzere oluşturulmuş irsi olmayan, insanların şahsi yeteneğine ve çabasına yani liyakate dayanan bir seçkinler kadrosu, Osmanlı düzeninin belirgin yapı unsurlarıydı. Güvenlik, adalet ve hoşgörüyle birlikte kitlelere sağlanan refah, Osmanlı sisteminin başarısının özünü oluşturur.
 
*****
Osmanlı iktisat sistemi bir çok önemli ilkeden oluşmaktaydı. Devlet ekonomide mal arzını bollaştırmak, kalitesini yükseltmek ve fiyatını düşük tutmak için üretim ve ticaret üzerinde sıkı şekilde yürütülen bir müdahaleciliği benimsemişti. En önemli unsur, toplum içerisinde büyük gelir farklılığı ve uçurumlar meydana gelmesine engel olmaktı.
 
Ziraatta mümkün olan en yüksek düzeyde üretimi gerçekleştireceği düşünülen işletme tipi olarak orta büyüklükte aile işletmesi öngörülmekte idi. Toprağın verimine göre 60 ile 150 dönüm arasında bir arazi tahsis edilen bu aile işletmelerinin yaygın şekilde korunması başlıca hedefti. Aile işletmelerinin parçalanarak küçülmesini veya yeni arazi ilavesi ile büyük çiftliklere dönüşmesini önlemek üzere Devlet, zirai toprakların mülkiyet hakkını fertlere bırakmaz kendi elinde muhafaza ederdi.
 
*****
Miri adı verilen bu mülkiyet rejiminde toprak çiftçilere babadan oğula geçecek şekilde kiralanmış sayılır, vakfedilmesine ve bağışlanmasına müsaade edilmezdi. Çiftçilerin zirai üretimi düşürmeye sebep olacak şekilde toprağı işlemeden tutmalarına yahut terk ederek şehirlere veya başka bölgelere göç etmelerine izin verilmezdi.
 
Zirai üretim önce kendi 40-60 km çapındaki alanının ihtiyaçlarını gidermek zorunda idi. Bu ihtiyaç karşılanmadan üretimin “Kaza” dışına çıkarılmasına izin verilmezdi. Bütün bu kademeli ihtiyaçlar giderildikten sonra kalan malların İmparatorluk içinde ihtiyacı olan bölge ve şehirlere götürülmesine izin verilirdi.
 
İhracat bu ihtiyaçlar karşılandıktan sonra kalan malların yani ülke bakımından hemen hemen hiç bir değeri kalmayan iktisadi deyimi ile "marjinal faydası sıfır olan" malların satılması demekti. Yani ihracat sıkı denetim altında idi ve ihraç mallarının bu nitelikte olması şartına bağlıydı. Buna karşılık ithalatın hiç bir tahdide tabi tutulmadan serbestçe yapılmasına müsaade edilirdi. İktisadi deyimi ile marjinal faydası çok yüksek olan malların ülke pazarına girmesini sağladığı için ithalat kolaylaştırılır hatta teşvik edilirdi.
 
*****
Ziraat, esnaflık ve ticarette bütün düzenlemelerin hedefi üretim ve tüketimin dengede tutulmasıydı. Üretimde küçük bir düşme veya tüketimde küçük bir artış mevcut ulaşım imkanlarının yetersizliğinden dolayı kolayca kıtlığa dönüşebilirdi. Dengenin korunmasında yalnız tüketimin değil, üretimin de kontrol altında tutulması gerekiyordu. Uzun deneyim ve uyarlamalarla oluşmuş olan üretim ve istihdam yapısının değişmeden kalmasına özen gösterilirdi. Osmanlı zihin dünyasında ekonomiye ilişkin en önemli tasavvur toplumun ihtiyaçlarını karşılama noktasında toplanıyordu.
 
Ziraat, madencilik, sanayi, ticaret ve esnaflıkta, kaynakların bölüşümünde büyük farklılaşmaların oluşmaması esastı. Bütün bu sektörlerde üretim faktörlerinin mümkün olduğu kadar eşit veya eşite yakın bir dağılım içinde kalması sağlanırdı. Ekonominin hakim sektörü olan ziraatta toprağın üretici köylü aileler arasında eşite yakın oranlarda bölüştürülmekte olduğunu 15. ve 16. yüzyıllardaki tahrir defterlerinden anlamak mümkündür.
 
*****
Osmanlı sistemi topraksız köylü kadar büyük toprak sahiplerini de normal saymaz, sisteme aykırı görürdü. Elbette İnsanlar gündelik hayatta bu düzenlemelere uymakta her zaman uysal davranmadılar. 17. ve 18. yüzyıllarda büyük çiftlikler, ayanlar ortaya çıkmışsa da devlet bu değişimin karşısında olmuş ve hoş karşılamamıştır. Toprakta mülkiyetin devlete ait olmasının pratikteki başlıca amacı, kaynak dağılımını eşitlikçi bir denge içinde tutmak, üretim ve refahı azamiye çıkarabilmekti. Gelirin ve refahın adil bölüşümü Osmanlı'ların temel değerleri arasında yer alıyordu.
 
Osmanlı sistemi kapitalizme sadece kapalı değil aynı zamanda karşı idi. Kapitalizme en açık olması gereken ticaret sektöründe gördüğümüz sınırlama, kontrol ve düzenlemelerde bunu en açık şekilde müşahede ederiz.
 
Bu eşitlikçi yaklaşım şehirlerde faaliyet gösteren esnaflarda da aşağı yukarı aynı şekilde cereyan etmiş, esnafların birbirine yakın büyüklükteki küçük işyerlerinden onların da kaynak dağılımı açısından tıpkı ziraattaki gibi birbirinden farklılaşmalarını engelleyen mekanizmaları çok kere bu esnafların kendi çıkarları ile kaynaştırarak kendi esnaf örgütlerince sağlamıştır. Hammadde, işçi, tezgah sayıları bakımından birbirine yakın büyüklükteki üyelerden oluşan bir zümre olarak yaşaması istenmiştir.
 
Ticaret özel şahıslarca yürütülmekle birlikte, bir nevi kamu hizmeti gibi düşünülüyordu. Ticaret erbabına sosyal-ekonomik düzenin idamesindeki aracı rolünü görev duygusu içinde ifa etmek üzere ayakta kalmalarına yarayacak belli sınırlar içinde bir kar marjı tanınır ama bu sınırları aşarak spekülatif zenginleşmelere imkan verilmezdi.
 
Osmanlı zihninde bulduğumuz bir başka değer demeti, rekabet ve çatışma yerine, işbirliği ve dayanışma değerlerine öncelik tanınmasıdır. Bu değerlerin hayata geçirildiği esnaf örgütlerinde rekabet ve çatışma kötü, işbirliği ve dayanışma iyi sayılmış, birincilerden kaçma, ikincilere ulaşma ideal kabul edilmiştir.
 
*****
İnsan hakları ve özgürlükler açısından Osmanlı sistemi ne ifade ediyordu? Sadece bir tek tarihi olgu kendi çağı açısından Osmanlının ne manaya geldiğini açıklamaya yeter; Osmanlılar Rumeli’ye ayak basıncaya kadar, Doğu Akdeniz’in esir pazarı Venedik’in elinde bulunan Girit adası idi. Bu pazara esirler yine Venedikli ve diğer Latin şehir devletlerinin hakimiyeti altındaki Rumeli’den akıyordu. Kendi tebaasını ve dindaşlarını esir olarak satan bu düzenin yerine Osmanlıların hakimiyet alanı genişledikçe bu pazarın esir kaynağı da kurudu ve pazar 14. yüzyılda kapandı.
 
Osmanlı rejiminde gayrimüslim teba, belli bir vergi vererek Osmanlı sistemi içerisinde yaşardı. Gayrimüslim teba'ya tanınan statü içinde batının köle anlayışının düşünülmesi bile mümkün değildi. Bu günün dili ile söyleyecek olursak, Osmanlı rejimi Balkan halkları için anti-kolonyal (sömürgeci olmayan) bir hayat tarzını ifade ediyordu.
 
*****
Avrupalı, vahşi hayvan avlar gibi ele geçirdiği Afrikalıları götürdüğü Amerika’da önce maden ocaklarında sonra da büyük çiftliklerde insafsız denebilecek şekilde istismar etti. Emeğin maliyetini sıfıra yakın derecelere düşüren bir madencilik ve ziraat sektörü ile onun üzerine bina edilen kıtalar arası ticaretle efsanevi kapital birikimini sağladı.
 
Avrupalı yalnız kölelik konusunda her türlü insafı ve hukuku bir yana bırakan, vahşi hayvan avcılığı tavrı içinde bulunmakla kalmadı. Kendi cinsinden olmayan Asya, Afrika ve Amerika yerlilerini sömürgeleştirmede de farklı davranmadı. Köle ile kendisi arasında fert olarak mahiyet farkı olduğuna inanan ve köleyi kendi kazanç unsurlarından biri olarak düşünen Avrupalının, sömürgeleştirdiği topraklardaki insanlara tavrı da pek farklı değildi. Sömürge insanları Avrupalının refah, servet ve mutluluğunu yaratma araçlarından başka bir şey değildi.
 
*****
Sanayi devrimi ile dünyaya hakim olmakta büyük mesafe kat etmiş bulunan Avrupa karşısında Osmanlı imparatorluğu, açıklanması kolay olmayan bir direnç göstererek Birinci Dünya Savaşına kadar ayakta kalmayı başarmakla kalmamış, üstelik bu savaşa da etkin bir şekilde katıldıktan sonra aralarında bulunduğu ittifak cephesi ile birlikte yalnız kendisini değil, kimsenin yıkılacağını düşünmediği ve beklemediği Avusturya, Alman ve Rusya imparatorluklarını da silip süpüren bu cihanşümul deprem ile ancak sona ermiştir.(1)
 
*****
Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarını kazanan İngiltere-Amerika blok’unun kurduğu (sermayeci) kapitalist sistemde, gelişmiş ülkelerin kendi içindeki gelir adaletsizlikleri dahi ibret ve hayretle izlenecek boyuttadır.
 
Obezite'nin en önemli sağlık sorunu olduğu Amerika Birleşik Devletlerinin (başta San Francisco olmak üzere) bir çok şehrinde, on binlerce insan evsiz olarak sokaklarda gecelerken diğer on binlercesi malikanelerinde sefa sürüp, gökdelenlerinde sömürü kitabına yeni sayfalar ekliyorlar.
 
Bugün dünyanın önemli bir kısmı, savaş ve terörle boğuşur, dünya genelinde 820 milyondan fazla kişi açlıkla mücadele eder, her gün 25 bin kişi açlıktan ölürken, dünya genelindeki sorunları çözecek maddi imkanların onlarca katı, gelişmiş ülkelerin silah sanayilerini ayakta tutmak için harcanmaktadır.
 
Kendi çağında eşitlikçi bir düzen kurgulayarak tarihin en uzun ikinci imparatorluğunu kurmuş olan Osmanlı’nın yurt yaptığı topraklarda yaşayan bir takım aymazlar ise insan ırkını ve habitat'ı sonuna kadar sömüren sermayeci-kapitalist dünya düzenine methiyeler düzerken, kendi medeniyetinin yüzlerce yıl sürdürdüğü eşitlikçi düzeni aşağılamaya çalışmaktalar.
 
*****
Sermayeci kapitalizm hepsi benim olsun ister. Osmanlı benimki az olsun ama kardeşim de doysun derdi. Osmanlı olmak temiz bir vicdan ve tok bir göz isterdi, kapitalizmin baştan çıkarıcı büyüsüne kapılanlar dünyayı versen bir dünya daha isterler. Osmanlıyı sevmek, kendi tarihine ve soyundan geldiklerinin kurduğu insani düzene saygı duyarak, kapitalizmin sömürü düzenini reddetmek, eşitlikçi bir düzen isteyip onun için çalışmaktır. Ama bunu anlayabilmek için önce doğru bir tarih okuması gerekir.
 
Dünyanın ezilmiş, horlanmış, sömürülmüş, aç ve açık bırakılmış milyarlarca mazlumu, Osmanlının torunlarından, sömürgecilerin peşine takılmayı değil, onurları ile yaşayabilecekleri bir dünya düzeni ve çağın gereklerine uygun yeni bir Osmanlı yorumu bekliyor.
 
Haftaya birlikte olmak dileğiyle sağlık ve mutluluklar diliyorum.
 
1) Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi-Mehmet Genç-Ötüken Neşriyat A.Ş.-2019-İstanbul

Haberici -->

    Yorumlar

HAVA DURUMU
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
NAMAZ VAKİTLERİ
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
banner41
SPOR TOTO SÜPER LİG
Tür seçiniz:
ARŞİV