banner153
03 Haziran 2020 Çarşamba

SAPLANTI

30 Mart 2020, 08:48
Bu makale 1128 kez okundu
SAPLANTI
KEMALETTİN TEKİNSOY
       ÖDP'nin kurucu Genel Başkanı ve eski milletvekili Ufuk Uras, “Türkiye’nin en cahil kesiminin Kemalistler olduğunu düşünüyorum. Kendilerinden çok eminler ve kendilerini hiç geliştirmiyorlar” demiş.
 
        Bir Kemalist’in şahsında modern insan her hangi bir konuda/meslekte uzmanlaşmasına rağmen hayatın bütününü algılamakta, tanımlamakta problemler yaşamaktadır.
 
        İbrahim Suresi’nin 32-34. ayetlerini tefsir eden Fahreddin er-Razi, mutluluğa giden yolun “Marifetullah” yani Allah’ın bilgisine ulaşmaktan geçtiğini, buna mukabil en büyük talihsizlik yahut mutsuzluğun (şekavet) ise, bu bilgiden mahrum olmak olduğunu söyler. Varlık aleminin yaratılması ve insanın hizmetine verilmesi, O’nun varlığını ispat eden en büyük delillerin başında gelir. Bunu idrak eden insan, hem mutluluğa ulaşır, hem de akıl ve adalete dayalı bir düzen kurabilir.
 
        Toplum olarak Korona virüs’le didiştiğimiz ve bir yandan kendi evlerimizde inziva hayatı yaşarken, diğer yandan ileri iletişim araçları ile sosyal medyada bir çok insanla iletişim imkanı bulduğumuz bu günlerde bir takım insanların uzayın hangi katmanında ve hangi düzlemde yaşadıklarını kestirmekte zorluk çekiyoruz.
 
               *****
        Her hal ve şartı inançlı insanlara saldırmak için bahane olarak gören bu kesim, önce virüs salgınının Umreden gelen Müslümanlar tarafından yayıldığı algısını yaratmaya çalıştı. Halbuki virüs salgınından sonra Türkiye sınırlarına giriş yapanların sayısı, Avrupa’dan gelenler 372 bin kişi, Umreden gelenlerin sayısı ise 21 bin kişi idi. Aynı anda toplam Korona vaka sayısı 359 iken Umreden gelenlerin Korona vaka sayısı sadece 3 tü.
 
        Camilerde cuma ve vakit namazlarının alınan tedbirler çerçevesinde cemaatle kılınmıyor olması inançlı insanlarda büyük bir burukluk yaratırken bu kesimde müthiş bir haz meydana getirdi. CHP’nin tek parti döneminde yaptıkları, Müslüman halka bir türlü hesabını veremedikleri konular olmalıydı ki, camilerde geçici bir süre cemaatle namaz kılınamıyor olması gözlerinde heyecan şimşeklerinin parlamasına sebep oldu.
 
        Kabe’nin tavafa kapatılmasını, “İslam'ın şartlarından birisi gitti, darısı diğerlerine” diye makaraya sarmaya koyuldular. Tabii bu zorunlu durumdan dolayı Camilerde cemaatle namaz kılınamamasından, Kabe’nin öksüz kalmasından dolayı bizim içimizin yandığı umurlarında bile değildi. Allah bu ülkede ve tüm İslam beldelerinde en kısa zamanda camileri ve Allahın Beyt'ini gerçek müminlerle buluştursun İnşallah.
             
               *****
        Sinir bozucu bu Korona günlerinde hedefe koydukları ve hayatlarının her aşamasında saplantı haline getirdikleri inançlı insanlarla ilgili bir algı oluşturabilmek için gündemlerinde bu kez Diyanet teşkilatı vardı. Diyanet bütçesinin 12 milyar, Sağlık Bakanlığı bütçesinin 10 milyar lira olduğu yalanını yaymaya başladılar. Gerçekte ise Sağlık Bakanlığı bütçesi 59 milyar lira, Diyanetin Bütçesi ise 11 milyar lira idi. Algı devam ediyordu ve bunlar için yalan, sarf malzemesi mesabesinde idi.
 
        Şimdi de Almanya, Kanada ve ABD gibi gelişmiş batı ülkelerinin her bir vatandaşına 1.000 er Euro/Dolar dağıttığı palavrasını sallıyorlar. Uzun yıllardır Frankfurt’ta yaşayan bir yakınımı arayıp sordum kendisine. Sadece güldü. Bunların palavradan başka bir şey olmadığını burada devletin hak etmeden kimseye zırnık koklatmayacağını, kendisinin de çalıştığı hastanenin kafesini kapatmak zorunda kaldığını ve evde olduğunu söyledi.
 
               *****
        Bunlar bu yalanları atarken çok iyi biliyorlardı ki en iyi savunma saldırıdır ve yalan açığa çıksa dahi karşı taraf bunları cevaplamaya çalışırken savunma pozisyonunda kalır. Peki ülkenin verdiği mücadele, bir salgın hastalığa karşı verilen savaş ve bu savaşı veren devlet kurumlarının moral değerleri bunlar için bir şey ifade etmez mi? Hiç bir şey ifade etmez. Bunlar fikir olarak İttihat ve Terakki’nin nesebinden geldikleri için kendi siyasi emellerinin yanında hiç bir kutsalın esamisi dahi okunmaz.
             
               *****
        Osmanlı'nın son dönemlerinde Sultan Abdülhamid'i tahttan uzaklaştırmış olan İttihat ve Terakkiciler tek başına iktidara sahip olabilmek için her yola baş vuruyorlardı. İttihat ve Terakki'nin lideri Talat, ayaklandırdığı halkı Dolmabahçe'nin önüne yığmış, Ermeni mebus Hallaçyan ile birlikte Balkanlarda Bulgar-Yunan-Sırp ittifakına karşı savaşa girilmesi için nümayişler tertipliyordu. Amaçları girilecek bir savaşta alınacak yenilgi sonrası hükümetin düşmesi ve tek başına iktidara gelmekti. Nihayet 1912 yılı Ekim ayı içerisinde Balkan savaşı patlak verdi.
       
        Siyasi iktidar uğruna yapamayacakları hiç bir şey olmayan İttihatçıların lideri Talat, bu kez başka tertipler peşine düştü. Güya vatanperverlik adına er üniforması ile gönüllü yazılıp savaşa katılmış, Edirne'ye gitmiş, bu hareketi ile de büyük itibar kazanmıştı. Daha önce Dahiliye Nazırlığı (İç İşleri Bakanlığı) yapmış olan Talat, Edirne'ye gidince komutanlara ayrılmış otele yerleşmiş, Hilal-i Ahmer delegesi olarak Edirne'de bulunan İttihatçı Dr. Bahattin Şakir ile bir takım faaliyetlerin içine girmişti. Bu faaliyetlerini Edirne'nin dillere destan muhafızı Şükrü Paşa şu şekilde anlatmaktadır.
       
        “Harbin başında İttihatçıların Dahiliye Nazırı Talat Bey, gönüllü nefer yazılıp Edirne'ye gelmişti. Talat Bey'in her günkü faaliyeti hakkında raporlar alıyordum. Askeri harp etmemeye teşvik ediyor ve bilhassa Anadolu'dan gelen askerlere "Rumeli'nin kendi vatanları olmadığından" bahsediyordu. O sıralarda düşman ordusu ilerlemekte ve Edirne muhasaraya düşmek üzere idi.
       
       Tabii böyle bir fesada daha fazla tahammül edemezdim. Talat Bey'i çağırttım. Karşımda askeri vaziyet alan nefer elbiseli müfside, "Bey oğlum" diye hitap ederek, Edirne'deki normal dışı vaziyetini ve bu vaziyetten istifade ederek yaptığı menfi propagandayı anlattım. Bu hale bir dakika daha tahammül edemeyeceğimi, Edirne'de kaldığı taktirde kendisini maazallah idam ettirmek mecburiyetinde kalacağımı ve böyle bir mecburiyette kalmak istemediğim için o günkü trenle derhal İstanbul'a hareket etmesini emrettim."
       
        Bu dönemde buna benzer ihanetler sadece Talat’ınki ile sınırlı değildi. Balkan Savaşı boyunca iç didişme ve particilik yüzünden bir çok ordu ve donanma subayının ihanet içinde olduğu ve bir çok kişinin Osmanlı Devletinin mağlup olması için ellerinden geleni yaptığı çok yaygın bir kanaatti.
 
        Bütün bu müfsitlikleri neticesinde İttihat ve Terakki bir darbe ile iktidarı ele geçirdi. Talat da Sadrazam oldu. Ama sadece altı yıl içinde ne iktidar kaldı ne de devlet. Tüm İttihatçılar ülkeyi düşman çizmelerinin altında bırakarak bir Alman denizaltısına binerek yurt dışına kaçtılar. Milyonlarca vatan evladını cephelerde bozuk para gibi harcayanlar, sıra kendi canlarını vermeye gelince kaçmayı tercih etmişlerdi.
 
               *****
        Demek ki neymiş, bu zihniyetin ne pahasına olursa olsun iktidarı ele geçirmek ve İslam'ı yok etmeye çalışmak hayatlarının genel istikameti imiş. Acaba diyorum, İngilizler İstanbul'u terk edip giderken, İslam'a olan kinlerini bunlara miras olarak bırakmış olabilirler mi?
 
        Çağdaşlığı, kadın erkek aynı tuvaleti kullanmak, içki içmek ve LGBT'ye özgürlük olarak algılayan, halkın inançlarını aşağılamayı gelişmişlik zannedenlere şunu nasıl anlatmak lazım ki; Ne yaparsanız yapın Batı'lının gözünde siz bir Doğu’lusunuz. O yere-göğe sığdıramadığınız Darwin teorisine göre siz, gelişmesini tamamlayamamış hayvan türlerisiniz. Onun için bir ayağınız çukura düşmeden bir an evvel kendi inançlarınızla, kendi medeniyetinizle barışın. Üstad Necip Fazıl’ın dediği gibi; “Camiye dikey gelin, yatay olarak zaten geleceksiniz”
 
        Haftaya birlikte olmak dileğiyle sağlık ve mutluluklar diliyorum. 

Haberici -->

    Yorumlar

HAVA DURUMU
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
NAMAZ VAKİTLERİ
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
banner41
SPOR TOTO SÜPER LİG
Tür seçiniz:
ARŞİV