banner87
banner148
18 Kasım 2018 Pazar

TÜRK DÜNYASI ORTAK KÜLTÜRÜNDE, TARİHİNDE VE İNANCINDA KADINA ŞİDDET YOKTUR

06 Kasım 2018, 10:02
Bu makale 69 kez okundu
TÜRK DÜNYASI ORTAK KÜLTÜRÜNDE, TARİHİNDE VE İNANCINDA KADINA ŞİDDET YOKTUR
ABDULKADİR YUVALI
Türkler, tarihlerinin hemen hiçbir döneminde, günümüzde olduğu gibi kadına şiddete dair utanç verici bir davranışın içinde olmamışlardır. Söz konusu olumsuz şiddet olaylarının, yer yer cinayete dönüşmüş olması toplumsal manada bir hastalık olarak her geçen gün artmaktadır. Kadına şiddet olayı ile birlikte çocuk istismarı ile cinsel tacizlerde artış göstermektedir.
Ülkemizde olduğu gibi çağımızda hemen birçok ülkeler için kadına şiddet hadisesi toplumsal manada kanayan bir yara olarak görülmektedir. Dünyanın hemen her yerinde bu hastalık, ülkeden ülkeye ve zamana bağlı olarak artmakta veya azalmaktadır. Bu yüzden hukukun üstünlüğü ve kuvvetler ayrılığının geçerli olduğu ülkelerde konuyla ilgili ciddi manada önlemler alınmakta ve kadına şiddet, insanlığa karşı işlenmiş bir suç ve dolayısıyla da ihanet olarak görülmektedir.
Kadın ve aile konusuna, Türk dünyası ortak kültürü ve tarihi merkezli olarak ele alacak olursak, bilinen en eski tarihlerden itibaren Türkler, kadın ve aile kurumuna; devletin adı ve kurulduğu coğrafya nerede olursa olsun söz konusu Türk devletlerinin ortak paydaları kadın ve aile konusundaki özellikleri ve güzellikleri aynı olmuştur. Aslında Türk devlet geleneğinin de değişmeyen ortak yönü yine kadın ve aile olmuştur. Şu halde Türkler, çağdaşları olan milletlerden kadın ve aileye bakışları yönüyle ayrılmaktadır.
İnsanlık tarihinde kadın, doğurganlığı yanında insanların bir arada yaşamasında, aile konumuna ulaşmasında ana faktör kadın olmuştur. İnsanlık tarihinde, toplumlar inançları ve kültürel değerleri merkezli olarak her zaman ve zeminde farklı olmuştur. Nitekim başta Çin, Hinit, İran. Yunan, Latin ve özellikle de cahiliye devrinde Arapların kadına bakışları, toplum hayatında vermiş oldukları değer, tarihlerinin yüz karası olduğu bilinmektedir. Aynı çağlarda Türkler ve özellikle de atlı-göçer evli hayat tarzında kadın ve aile toplumun en güçlü kurumu olduğu görülmektedir. Zira Türk toplumunda ise, kadınların erkeklerle hemen aynı statüde olmuştur.
Tarih Türk devletlerinde kadına ve özellikle de anaya bakışlarına dair bilgilerimizin ana kaynakları arasında; mitolojiler, efsaneler, destanlar, hikâyeler, inançları ile örf ve adetlerle ilgili bilgiler bakımından son derece zengindir. Türk kültür hayatında kadın, evinin, çocuklarının sahibi, eşinin hemen her konuda yani evin içinde ve dışında eşinin bir tür tamamlayıcısı konumunda olmuştur.
İnsanlık tarihinde kadını ve haliyle anneyi birey olarak görebilme konusunda ULUĞ TÜRKİSTAN’DA TÜRKLER, MEZOPOTAMYA’DA SÜMERLER, BABİLLER çağdaşları diğer toplumlar model olmuşlardır. Zira Türk toplumunda; ailede kız çocuklarının konumunun oğullarla hemen aynı olması, kadınların miras hakkı ve haliyle mülkiyet, eşlerinden boşanmaları halinde baba evinden getirdikleri çeyizlerini alma hakları vardı. Devlet hayatında, Türk hakanlarının en yakınında, hakanları-a Gök Tanrı tarafından verilmiş olan Kut hak ve hukukunun hatunlara da verilmiş olması. Hakanların buyruklarının HAKAN VE HATUN BUYURUYOR ibaresiyle başlamış olması görüşümüzü doğrulamaktadır. Konuya günümüz penceresinden bakacak olursak, bir toplumun, bölgesinde ve dünya genelindeki sosyal konumu kadınlarının statüleriyle doğrudan ilgilidir. Zira kadın, sadece karşı cins olmanın ötesinde, bir değer kıymet olması ana ve analık göreviyle ilgilidir.
Yüce dinimiz İslamiyet, kadının insan olarak görülmediği, kız çocuklarının akıbetlerini görmek istemeyen babalarının minicik kız çocuklarını diri diri  çölde toprağa gömülerek öldürüldüğü bir dönemde insanlığı bu akıl dışı  gelenekten kurtarmış, kadın olan anneye adeta kutsallaştıracak  şekilde CENNET ANALARIN AYAĞININ ALTINDA şeklinde ifadesini bulan söylemiyle İslam dininde kadının  konumunu işaret etmiştir. Ancak böyle bir sapkın geleneği, başka türlü sürdürme hastalığı dünden bugüne İslam dünyasındaki bazı toplumlarda bir sosyal hastalık halinde devam etmediğini söylemeyi çok arzu ederdik. Ama nafile…
Eski çağlarda kadın, ana ve aile konusunda çağdaşlarının çok ötesinde bir anlayışın ve dünya görüşünün temsilcisi olarak Sümer ve Babil toplumlarını görüyoruz. Anılan toplumların bu güzel özelliğini kil tablet üzerine yazmış olduğu mektubu devrin kralının postası aracılığıyla anneye gönderilmiş olan mektubun içeriğini sizlerle aylaşmak istiyorum.
-Yola çıkan kral habercisi,
Seni Nipur’a götüreceğim, bu haberi götür.
Uzun bir yolculuk yaptım, annem üzüntüden uyuyamıyor.
Odasında kızgın, bir söz söylenemeyen o,
Bütün yolculara benim sağlığımı soruyor.
Benim selâm mektubumu onun eline ver.
Eğer annemi bilmiyorsan, onun tarifini vereyim.
Adı Şad-İştar
Parıldayan bir görünüş, bir tanrıça hoşluğu bir tatlı gelin,
Gençliğinde kutsanmıştır o,
Kaynatasının evini gayretle idare edendir o,
Kocasının tanrısına hizmet edendir o,
Tanrıça İnana’nın yerine bakmağı bilendir o,
Kralın sözünü yabana atmaz, gayretle malı çoğaltandır o,
Sevilen, sayılan yaşam doludur o,
Kuzu, iyi kaymak, bal kalbin akan tereyağıdır o,
Sevgili oğlundan Selamlar.
Değerli okuyucularım! Binlerce yıl öncesinde, daha yazının kil tabletlerde çivi yazısının kullanıldığı bir dönemde bir evladın anasına bakışı ve tarifini konu alan bir belgeyi sizlerle paylaştım. Bugün gelinen noktada gerek dünyanın değişik ülkeleri ve gerekse bizim ortak dünyamızda kadına şiddet, çocuklara yönelik istismar ve cinsel tacizleri ifade etmek için kelime bulmakta güçlük çekiyorum. Ey bre gafiller! Türklerin; tarihimizde, kültürümüzde ve özellikle de inancımızda yeri olmayan bu çirkinlikleri kimlerden öğrendiniz, kimleri örnek alıyor da insanın varlık sebebi ana ve ana namzetlerine yönelik bu çirkinliklere alet oluyorsunuz. Söz konusu şiddetin her geçen gün artması, alınmış ve alınmakta olan yasal tedbirlerin yeterli olmadığını göstermektedir. Zira bu çirkin davranışlar bir tür sosyal hastalık olduğu düşüncesiyle tedavi yöntemlerini düşünüyorum. Konu bireysel olmanın ötesinde toplumsal manada bir cinnete dönüştüğü için verilecek cezalar bu manada düşünülmeli ve getirilmesi muhtemel ceza affından asla ve asla yararlandırılmaması gerektiğini düşünüyorum. Diğer yandan toplum hayatımızda, manevî değerlerimizde istismar boyutu neredeyse insanları şaşkına çevirmektedir. Yüce dinimizde Allah(C:C)’ın ilk emri OKU,  okuyor muyuz? İnsanı insan yapan değerlerin başında DÜŞÜNME geldiği halde düşünüyor muyuz? Dinimiz, bizi başkalarından ayıran örf-adetlerimizi YOZLAŞTIRDIK MI? Şu halde panzehiri orta yerde dururken, seyirci olmayı düşünmeye tercih etmemeliyiz diye düşünüyorum. Saygılarımla.
ayuvali48@gmail.com       

Haberici -->

    Yorumlar

HAVA DURUMU
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
NAMAZ VAKİTLERİ
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
banner41
SPOR TOTO SÜPER LİG
Tür seçiniz:
SENDE YAZ
Ziyaretçi Defteri
Ziyaretçi Defteri

Siz de yazmak istemez misiniz?

Ziyaretçi Defteri
ARŞİV