banner87
15 Ekim 2019 Salı

ÜLKEMİZDEKİ GELİŞME VE DEĞİŞMELERE DAİR BİR DEĞERLENDİRME

18 Haziran 2019, 09:55
Bu makale 166 kez okundu
ÜLKEMİZDEKİ GELİŞME VE DEĞİŞMELERE DAİR BİR DEĞERLENDİRME
ABDULKADİR YUVALI
Yazımızın konusu olan GELİŞME-DEĞİŞME hadiseleri bütün canlıların ortak özelliğidir. Zira yaşamakta olduğumuz gezegenimiz ve üzerindeki bütün canlılar, dünden bugüne sürekli bir gelişme ve buna bağlı olarak da bir değişmenin olmadığı söylenebilir mi? Elbette ne insanlar ve ne de onların vazgeçilmezi konumlarındaki canlılar sürekli olarak bir gelişme içinde değişiklikler söz konusudur. Kâinatın sahibi yüce Allah (C.C.), yaratıcısı olduğu dünyayı ve içindeki canlılararasında insanoğlunu hemen her bakımdan farklı yaratmış ve kendisinin yeryüzündeki Halifesi olarak üç önemli görev vermiştir. Bu üç önemli görevler arasında birincisi, Yaratmış olduğu insana saygı ve sevgi merkezli sorumluluklar. İkincisi havada, suda ve toprak da yaşamakta olan bütün canlılarının nesillerinin devamıdır. Üçüncüsüne gelince bütün canlıların için olmazsa olmaz konumundaki havanın, suyun ve toprağın korunmasıyla ilgili görev ve sorumluluklardır. Bu yüzden bu üç önemli görevin ihmali ve ihlalinin Yüce Allah (C:C)’in sonsuz mağfiretinde bu üç önemli görevin ihmal ve ihlalin affının mümkün olmadığına inanıyoruz. Bugün kaleme almış olduğumuz yazımızda insan merkezli gelişme ve değişmeler üzerinde duracağız ve konuyu ülkemiz merkezli olarak ele alacağız.
Ülkemizde bireysel ve toplumsal manada yaşanmakta olan gelişmeler ve değişmeler çıplak gözle bile görülmektedir. Zira ne ülkemiz dünkü Türkiye ve ne de insanımız dünkü insan değildir. Bu durum bütün insanlar, toplumlar ve siyasi kuruluşlar için söz konusu olmaktadır. Yakın tarihimizde yaşanmış olan en önemli GELİŞME MERKEZLİ DEĞİŞME batı dünyasında ve daha sonra birçok toplumlarda XVI. Yüzyılda görülen RÖNESANS-ÇAĞDAŞLAŞMA hadisesidir. Çünkü anılan yüzyıla gelinceye kadar geçen sürede batı dünyası çağdaşı olan Türk-İslam dünyasından hemen her bakımdan geri konumda olduğu tarihi bir realitedir. Ancak batı dünyasının,  insan ve toplum merkezli başlatmış olduğu gelişmeler önce batı dünyasını takiben de Türk-İslam dünyasını yakından ilgilendirmiş olduğu görülmektedir. Zira anılan yüzyılda batı dünyasıyla hemen her konuda temas halindeki Osmanlı Devleti bir bakıma Türk-İslam dünyasını temsil ediyordu. Bu yüzden biz toplumsal ve siyasi teşekkülleri arasındaki gelişme ve değişmeleri batı dünyası ve Osmanlı merkezli ele almak istiyoruz. 16. Yüzyılda İstanbul’daki Fransız sefiresi M. B. Paris’teki yakınlarına hemen her hafta İstanbul merkezli Osmanlı devleti ve Türk halkı hakkında vermiş olduğu bilgiler 16. Yüzyıl İstanbul, Osmanlı Devlet yönetimi ve Türklerle ilgili örf ve adetler hakkında önemli bir kaynak olarak kabul edilmektedir. Sefire, Türk halkının en çok nefret ettiği şeyler arasında İLTİMAS yani hak etmeyen, liyakat sahibi olmayanların korunmasının ilk sırayı aldığını ifade etmektedir. İstanbul ile Paris şehrini, Fransız toplumu ile Türk toplumunu çok yönlü olarak mukayese etmekte, İstanbul’a hayranlığı yanında Türk halkının özellik ve güzelliklerini kaleme almıştır. Aynı şekilde Rönesans’ın öncüleri de kaleme almış oldukları yazılarında OSMANLI DEVLETİ’Nİbatı dünyasına özellikle de Fransa’ya model göstermekte ve GÜNEŞİN ÜLKESİ tabirini kullanmaktadır.
Batı dünyasında Rönesans ve Reform hareketleriyle önce İtalya ve Fransa takiben batılı ülkeler, insan merkezli, aklın ve bilimin öncülüğünde yeni bir dünya düzeninin öncüleri olmuşlardır. Türk-İslam dünyasının öncü ülkesi Osmanlı Devleti, yanı başındaki gelişme ve değişmelerin dışında kalmayı tercih etmiş kendi yağıyla kavrulma yani kendi kendisine yeterli olacağına inanmış ve politikalarını bu yönde yoğunlaştırmıştır. Nitekim takip eden yüzyıllarda batı dünyası hemen her bakımdan gelişirken,  Osmanlı devleti her geçen gün önce duraklama ve takiben de gerileme sürecine girmiştir. Nihayet Osmanlı yönetimi bir gün batı dünyasındaki gelişme ve değişmeleri kendi ülkesine taşıma düşüncesiyle tarihimizde İSLAHAT VE TANZİMAT ve takiben MEŞRUTİYET dönemlerini yaşamıştır. Batı dünyasındaki gelişme ve değişmelerin çok gerisinde kalmış olan Osmanlı Devleti, bir biri ardınca topraklar kaybetmiş, savaşlardaki yenilgilerin önü alınamamıştır. Osmanlı Devleti, önceleri lüks olarak gördüğü borçlanma konusu zaman içinde akıl almaz boyutlara ulaşacaktır. Osmanlı Devlet hayatındaki batı merkezli yenileşmeler ISLAHAT-TANZİMAT-MEŞRUTİYETsadece ve sadece değişiklikler olduğu için beklenilen gelişme asla söz konusu olmamıştır. Çünkü batı dünyasında yaşanmış olan RÖNESANS-REFORMhareketleri,  kendi kurum-kuruluş ve kültürleri merkezli özellikle de insan ve akıl merkezli olduğu görülmektedir. Tarihî Türk devletlerinin ortak paydalarından birisi olarak bilinen Din-Devlet İlişkileriyani günümüz tabiriyle LAİK SİSTEMzamanla Osmanlı Devlet hayıtından uzaklaşmıştır. Osmanlı yenileşme hareketlerine gelince kendi kurum-kuruluşları ve değerlerini terk etmek ve batılı sistemi getirmekle yani kendi değerleri merkezli bir GELİŞME yerine sadece ve sadece değişiklikler merkezli bir DEĞİŞME söz konusu olmuş ve bu da MODERNLEŞMEolarak tanımlanmıştır.
Osmanlı Devlet hayatındaki söz konusu yenileşmeler yanında batı dünyasına özenme, benzeme çabaları sürecinde büyük harcamalar yapılmış ve bu harcamaların kaynağı ise batılı ülkelerden alınmış olan borçlar olmuştur. Tarihimizde LALE DEVRİolarak tanımlanan bir dönem söz konusu değişiklikler uğruna yapılmış olan borçlanmalar, yeni borçlarla ödendiği için batılı ülkeler nezdinde Osmanlı borçları ciddi bir mesele olarak görülmüş ve yeni borç para verme karşılığında siyasi ve ekonomik-siyasi yaptırımlar şart koşulmuştur. Buna dair örneklerden birisi de İngiltere ile yapılmış olan BALTA LİMANI ANLAŞMASI olarak bilinmektedir. Bu anlaşma ile Osmanlı Devleti’nin borçları ve hatta yeni borç verme karşılığında batılı ülkeler, Osmanlı Devleti’nin yabancı ülkelere uygulamakta olduğu %25,30 oranındaki gümrük vergisini % 5’e düşürmesidir. Zira bu anlaşma tez zamanda diğer alacaklı ülkelere de uygulanmıştır. Böylece batılı ülkelerin fabrikasyon ürünleri bir anda Osmanlı coğrafyasını doldurduğu için yerli üretim önce gerilemiş ve sonra adeta yok olmuştur. Ancak Osmanlı borçlar meselesi bir türlü çözülemediği için batılı ülkelerin dayatmaları sonucu DÜYUN-UUMUMİYEadıyla bilinen yani Osmanlı gelir kaynaklarının batılı ülkeler arasında taksim edilmesi ve söz konusu gelirlerin doğrudan alacaklı ülkelerin vergi memurlarınca tahsili gibi ağır şartları ihtiva ediyordu. Bu dönemde Osmanlı Devleti’nin elinde neredeyse sadece ÖŞÜR VERGİSİkalmıştır. Nihayetinde borç batağından kurtulamayan Osmanlı Devleti’nin aleyhinde batılı ülkelerin aralarında yapmış oldukları gizli anlaşmalarla Osmanlı topraklarını aralarında paylaşma kararını almışlardır. Osmanlı Devleti, hemen hiçbir bakımdan hazır olmadığı halde birinci dünya savaşına itilaf devletleri yani İngiltere, Fransa’nın başını çektiği ABD’NİN gizli ortak olduğu cephede olmak istemişse de kabul görmemiştir. Osmanlı devlet adamları Nasreddin Hoca’nın ya tutarsa söylemiyle göle yoğurt çalmışsa da tutmamıştır. İtilaf devletleri MONDROS MÜTAREKESİ-SEVR ANLAŞMASIYLA daha önce aralarında yapmış oldukları gizli anlaşmalar merkezli olarak Osmanlı topraklarını ve özellikle de Anadolu’yu yedi parçaya bölmüşler, sadece İç Anadolu bölgesi merkezli küçük bir toprağın dışındaki yerler işgal etmişlerdir. Türk milleti GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN öncülüğünde başlatmış olduğu MİLLİ MÜCADELE sonrasında itilaf devletleriyle imzalamış olduğu MUDANYA MÜTAREKESİ -LOZAN ANLAŞMASIYLA bugünkü milli sınırları merkezli üniter Türkiye cumhuriyetini kurmuştur. Ancak Osmanlı borçlar meselesi Lozan’da da gündeme getirilmiştir. Batılı ülkeler, son aşama olarak “Atalarınızın topraklarını aldınız, borçlarını da ödeyeceksiniz mealindeki ısrarları karşısında Türkiye cumhuriyeti devleti, atası Osmanlı Devleti’nin borçlarını üstlenmiş ve taksitler halinde 1954 yılında son taksitini de ödemiştir.
Osmanlı Devleti, batılı ülkelerin çağdaşlaşmaları yani kendi kurum-kuruluş ve kültürel değerlerini yaşadıkları çağın ihtiyacına cevap verecek şekilde, aklın-bilimin öncülüğünde gerekli gelişmelerini RÖNESANS-ÇAĞDAŞLAŞMA başlatmış ve başarılı olmuştur. Osmanlı devleti ise, önce kendi yağıyla kavrulma politikasıyla içe dönük politikalar izlemiştir. Ancak batı dünyasının hemen her bakımdan gelişmesi karşısında sadece borçlanmakla kalmamış modernleşme adıyla batılı kurum-kuruluşları ve değerler merkezli bir DEĞİŞME süreci sonrasında 624 yıllık ömrünü tamamlamıştır. Bu yüzden Türkiye cumhuriyeti Devletinin kurum-kuruluş ve değerlerini yaşamakta olduğumuz çağın ihtiyacına cevap verecek şekilde akıl-bilgi merkezli bir ÇAĞDAŞLAŞMA yani gelişme merkezli bir DEĞİŞİM hareketinin çıkış yolu olması gerektiğini düşünüyorum. Saygılarımla. 

Haberici -->

    Yorumlar

HAVA DURUMU
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
NAMAZ VAKİTLERİ
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
banner41
SPOR TOTO SÜPER LİG
Tür seçiniz:
ARŞİV