banner167
banner182
16 Haziran 2021 Çarşamba

BAĞ MUHABBETİNE DEVAM

18 Haziran 2017, 03:43
Bu makale 1521 kez okundu
BAĞ MUHABBETİNE DEVAM
KADİR DAYIOĞLU
Bağa göçtük, bu Perşembe… Apartmandaki toz toprak çekilir gibi değildi. Başının belaya girmesi, an meselesi. Üç buçuk-dört ay Hisarcık’tayız. Zaruri olmadıkça şehre pek gelmem. Bu yörenin yaklaşık altmış beş yılına aklım iyi erer. Gürle’den Hisarcık’a kadar olan bölgede eski sakinlerini az çok tanırım. Çocukluğumuz, gençliğimiz ve devamı buralarda geçti…
 
Hisarcık’ta bu yaz tam “otuz sekizinci” yaz olacak. Dile kolay… O nedenle, kendimi bir “Hisarcıklı” sayarım. Ta, Elektrik Şirketi’nden beri bu yöreye çok hizmetim; Kıranardı Göleti’nin (Öküz Çukuru) yapımına çok katkım var.
 
Tabii, yapımın başlamasına ön ayak olan, Kıranardı eski Belediye Başkanlarından Asım Dilbaz’ın ve oranın çocuğu DSİ çalışanı jeolog Turan Batmaz’ın emekleri de yadsınamaz. Umarım, bu yıl, bir kaza-bela olmadan su tutacak ve bağ/bahçelerimizi rahat sulayacağız.
 
İsterseniz bu girişten sonra, “bağ muhabbetine” devam edelim. Çatılı, kiremitli, galvaniz saclı bağ evi çok azdı. Olanlarda Hisarcık ve Talas tarafındaydı. Çamlar da bu evlere hastı. Çam, 50-60’larda zenginlerin ve ağaların bahçesinin süsüydü. Ahşap direk üzerine beton dökme geleneği yeni yeni başlamıştı. Daha sonra bunlar, tamamen betona dönüştü. Betondan amaç; meyve kurutmak, gece yatmak; “bör-böçük” ve dam akmasından korunmak…
 
Genellikle damlara ardıç ya da katran türü dayanıklı ağaçlar döşenir, ki birkaç asır dayanır, üstüne sal ve onun üstüne sıkıştırılmış; zaman zaman yuvaklanan killi toprak serilirdi. Örtmelerin (ötme) önünde, kolon vazifesi gören, yan duvarlara yakın, iki ağaç direk ve bunların üzerine oturan, kiriş ya da hatıl vazifesi gören bir “hezen” vardı. Ağaçlar, 30-40 cm ara ile hezen üzerine sıralanırdı. Hezeni olmayan ötmelerde direkler yan duvarların üzerine döşenirdi.
 
Tabii, bir de tollar yani taştan kemeri olan, zemini kum döşeli odalar vardı. Bunlar daha çok “gıraç bağlarındaydı!” “Mantı suyu ile yıkanan gıraç bağcıları!” sözü bunlar için söylenmişti. Öyle ya, bir bardak su, altın değerindeydi. Ufak tefek öteberinin konduğu takalar ve yatakların konduğu yüklükler örtmelerin alameti farikası idi. Bunların kapağı olmaz, iğne oyalı bezlerle örtülürdü.
 
Arka duvarda, bazen yanlarda da, bir ya da iki tane taştan yapılmış pencereler tamamlardı yapıyı… Pencereler biri ortada, ikisi yanlarda ve birisi yukarıda yatay konmuş taş bloklardan yapılırdı. Boşluktan, yan da olsa bir insan giremezdi. Her halde, güvenlik için olsa gerek. Unutmayın, bir insan kafasının girebildiği her deliğe vücut girer.  
 
Mutfaklarda, koni şeklinde, tenekeden yapılmış içinde gazyağı bulunan, fitilli idare lambası bulunurdu. Bununla hem ortam aydınlatılır ve hem de pişen yemeğe bakılırdı. Bu çok zahmetli olduğundan yemekler, genellikle, dışarıda, üç taştan yapılmış ocakta pişirilirdi. Hanımlar öğle “gaflesine” (gezmesine) gitmeden önce yemeği ocağa vurur, üstünü çulla kapatır, hafif ateşte, “tıkır-tıkır, tıs-tıs!” sesleri arasında akşama kadar yemek pişerdi…
 
Gezme dönüşü yemek hazırdı. Şehirdekiler geldi mi, tahta ve yuvarlak sofranın etrafına oturulur, sofra örtüsü diz üstlerine çekilir, aynı kaptan elle yenirdi, yemekler…
 
Şehre pek gitmeyen, bağda duran bizlerin, bir yaz boyu öğleyin yediği, üzerine tuz dökülen ve sarımsak sürülen bazen de kırmızı toz biberle takviye edilen bazlamalardı. Sadeyağ ve sucuk, zengin evlerinde olurdu.
 
Bazlam piştiğinde mutlaka, çeşit çeşit, “yağlama” yapılırdı. Peynirli, sade, kıymalı… Üzüm zamanı ise, bazlama-çaman-üzüm üçlüsünden oluşan menüydü öğle yemeklerimiz.  Nadir de olsa; kuş lastiği ve tüfeklerle vurulan serçe, bıldırcın ve sığırcıkların tadına da doyulmazdı.
 
Çoğu zaman da yalınayak gezerdik. Yine çoğu zaman ayak başparmağı “tokuşur” taşla, ciğer gibi açılır. İlk müdahale de sıcak toprakla yapılır. Bazen de işenirdi üstüne… Yine çıplak ayakla, çakıl taşlı tarlalarda top oynardık. Bırakınız futbol ayakkabısını, “kes” giyenimiz hemen hemen yoktu.
 
Şimdi ise; sığırcık kalmadı, serçe ise tek tük var. Bunların da ala karga anasını ağlatıyor. Bazen kaplumbağaya (tosba) rastlıyorum. Bıldırcına, elmacığa, kanaryaya hasret kaldık. Allah’tan, güvercin besleme geleneği devam ediyor.
 
Bu hayvanlar kalmayınca kartal, şahin, doğan, atmaca da gözükmez oldu. Bazen güvercinler, bazen de gelenilerin, için gelenlere tanık oluyoruz.  Yırtıcı kuşlar geldiğinde ya teneke çalınır ya da tüfek atılırdı. Zaten, pençesini yiyen iflah olmazdı…
 
Allah’tan Hisarcık’ta, bizim kayalıklarda, çaylaklar yumurtlamaya devam ediyor. Vakti zamanı geldi mi, daha yukarılara Çaylak Çukuru’na çekip gidiyorlar. Çok yazdım; bu hayvanları mutlaka koruma altına alınmalı.
 
Hemen hemen hepimizin kuş lastiği vardı. Kauçuk olanlar çok makbuldü. Ayası meşinden kesilirdi. Çatal yapmak bir sanattı. İyi çatallar dağdağan, meşe (pelitten), iğde ve elmadan yapılırdı. Ona şekil vermek, güneşte ya da ateşte kurutmak kolay iş değildi. Elma kıymetli olduğu için pek dokunulmazdı. Marangozlara, tahtadan çatal yaptırtanlar da vardı ama nâdirdi.
 
Çok azımızın sapanı vardı. Sapanın “ayasını” yani taş konan yeri “örmek” kolay değildi. “Yılan sırtı” örmek ise, başlı başına bir sanattı. Öyle güzel “ayalar” olurdu ki, elmacık yuvasına benzerdi. Ama “kız saçı örgüsü” sapanı herkes örebilirdi.
 
Kaytan ve onun ucuna bağlanan ipek, sapanın yakışığı idi. İpeği açmak, sonunda “mavzer” gibi ses çıkartır hale getirmek hayli zordu. Bir de “çifteden” kurtulmak. Farklı açılardan tek bir hedefe yönelmeye “çifteleme” denirdi. “Çifteye giren” için taşı yemek, mukadderdi…
 
Bazı arkadaşlarımız izmarit ya da babasından çalıntı sigara içerdi; tosbağa otunu içtiğimiz bile olmuştu. Kalanlar da duvar kovuklarında saklanırdı. Sigaralar da Birinci, İkinci, üçüncü falandı. Bunları daha çok bizler ve fakirler içerdi. Bir de “köylü” sigarası vardı. Bafra’yı ise talebeler tercih ederdi. Atılmış sigara izmaritlerini toplayanlar olurdu. Bunların tütünleri boşaltılır, çok ince pelür kağıda sarılırdı.
 
Kayseri Lisesi’nin karşısındaki Mükremin ağanın büfesinde açık sigara satılırdı. Ağzına kadar “bok” dolu, bahçedeki okul tuvaletinde sigara içenler olurdu. Nasıl içerlerdi? Bilemem… Sigara araması yapılan günleri hiç unutmam. Cepler aranır; bir iki sigara kırıntısı bulunsun ceplerde, nasıl dayak yenirdi, hem de nasıl.
 
Yenice’yi biraz “okuma yazma” bilenlerin; Harman ise, şövalye yüzük takan “delikanlıların”, “celeplerin” harcıydı ve içimi serti. Kulüp sigarası ise, oldukça sertti. Çok yaşlılar tabaka ve ağızlık kullanırdı. Hanımların içtiği Gelincik’in, dudağa gelen kısmını kırmızı bir kılıf geçirilirdi, rujları çıkmasın diye. Sipahi Ocağı’nı da hatırlıyorum… Filtreli sigara henüz gelmemişti, Kayseri’ye. Henüz üretilmiyordu o yıllarda…
 

Haberici -->

    Yorumlar

banner176
HAVA DURUMU
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
NAMAZ VAKİTLERİ
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
banner41
SPOR TOTO SÜPER LİG
Tür seçiniz:
ARŞİV